M   Ü   Z   İ   K          v  e          B   İ   L   İ   M
" U l u s l a r a r a s ı   H a k e m l i   B i l i m s e l    M ü z i k   D e r g i s i
"
ISSN: 1304 - 6446 (Online)


Yarı zamanlı; Mart, Eylül
 Sayı:5 (Mart  2006)  

 
TÜRK SOSYAL-KÜLTÜREL YAŞAMINDA
"MEHTÂBİYELER" VE "MEHTAP ŞARKILARI"
Tamer Kütükçü - Sanem Kızılarda

Sabancı Üniversitesi

ÖZET:

Türk kültür hayatında bir döneme damgasını vurmuş kitle eğlencelerinden biri de mehtâbiyelerdir. Bilhassa 19. yy.'da önem kazanan, sosyal bir olgu olduğu kadar, bir kültürel etkinlik de olan mehtâbiyeler, müziğin icra ediliş biçimi, sosyolojik tanımları ve sonraki yıllarda şarkılara konu oluşu perspektiflerinden de incelenemeye değer bir durum arz eder. Mehtâbiyelerin genel yapısı neydi? Burada ne tür müzikler, hangi anlayış içinde icra edilirdi? Ünlü mehtâbiye okuyucuları kimlerdi? Ve 'mehtâbiyeler ve mehtap' şarkılara ne şekilde konu oldu? Bütün bunların araştırılması, Türk kültür hayatındaki önemli bir perdeyi aralayacaktır.
 

 Anahtar Kelimeler:  
Mehtâbiye - Mehtap Eğlenceleri - Ünlü Mehtâbiye Okuyucuları - Mehtap Şarkıları.


ISFAHAN ŞARKI

Âlem-i âb içre Göksu'dan olup zevrâk süvâr

Kıl Kalender bahçesin tâ subha dek cây-ı karâr

Sen sefâ-yı mâhitâb ettikçe hû çeksin hezâr

Seyre çık gülzârı serviler gibi eyle hırâm [1]

 

MEHTÂBİYELER

A. "MEHTÂBİYE"NİN KELİME ANLAMI

Farsça "meh=ay" ve "tâb=aydınlık" kelimelerinden kurulu bir bileşik ad olan 'mehtâb' ya da bugünkü imlâ ile 'mehtap', kelime anlamı itibariyle "ay ışığı"dır. Osmanlıca'da ise bu kökten türetilmiş iki kelime vardır: "Mehtâbî" ve "mehtâbiye". "Kameriye" de denilen "mehtâbî", bahçelerde yazın oturmak için yapılan, kafes biçiminde, kubbeli, üstü yeşilliklerle sarılan süslü çardaktır.[2] "Mehtâbiye" ise Türk kültüründe üç ayrı kavramı karşılar:

 

1. Mimaride "Mehtâbiye"

Eski İstanbul köşkleri ile yalılarında, etrafı yüksekten görebilmek, geceleri ay ışığını ve yıldızları seyredebilmek adına yapılan, ekseri üst katlardaki taraça biçiminde odalardır. Özellikle mehtabın iyi seyredildiği Boğaziçi sahilleri ile, Çamlıca tepeleri gibi yüksekçe yerlerdeki yapılarda gözde olan mehtâbiye bölümleri, ahşap mimarinin yerini betonarme yapıların almasıyla birlikte 20.yy.'dan sonra değerini yitirmiş, Osmanlı mimarisine ait tarihi bir unsur olarak kalmıştır.[3]

 

2. Şiirde "Mehtâbiye"

Klâsik Türk şiirinde kasidelerin girizgâh bölümleri tasvirsel açıdan zengin örnekleri muhteva ederler. Bu nedenle olsa gerek, tasvire dayanan bu bölümlere tanımlayıcı adlar verilir; söz konusu olan bir kış tasviri ise "şitâiyye", bir ramazan tasviri ise "ramazaniyye", bir güneş tasviri ise "rahşâniye", bir bayram tasviri ise "ıydiyye" adını alır. İşte kasidenin girizgâh bölümünde yapılan tasvir bir mehtap tasviri ise, buna da "mehtabiyye" denilir ki,  örneklerine özellikle mehtap gezilerinin çoğaldığı 18. ve 19. yy.'a ait eserlerde rastlanır. [4]

 

3. Sosyal Yaşamda "Mehtâbiye"

Sosyal yaşamdaki "mehtâbiye" olgusuna gelince, Reşat Ekrem Koçu'ya göre mazisi ta İstanbul'un fetih yıllarına kadar uzanan, bununla beraber en gözde çağını 19.yy.'da yaşayan, bilhassa III. Selim zamanında zirveye ulaşan, II. Abdülhamid döneminde son örneklerini verdikten sonra da yavaş yavaş ortadan kalkan, dolunaylı yaz gecelerinde yapılan sazlı, musikili eğlencelerdir.(KOÇU, 1971: 2885-2888)

 

 

B. TÜRK SOSYAL YAŞAMINDA MEHTÂBİYE GELENEĞİ VE TİPİK BİR MEHTÂBİYE EĞLENCESİ

Türk sosyal yaşamında mehtâbiye, özellikle III. Selim, II. Mahmud ve Abdülmecid dönemlerinde gözde olan bir yaz eğlencesiydi.(DELEON, 1993: 50) Tipik bir mehtâbiyenin hikâyesini Abdülhak Şinasi Hisar'dan alıntılayalım. Hisar'ın aktardığına göre, mehtabın zirvede olduğu bir gece Boğaz'da toplanan yüz kadar kayık, o devirde Boğaz'ın en şairane yeri olarak kabul edilen Kalender[5] önlerine gelir ve buradan itibaren mehtâbiye başlardı. Nerede, hangi koylarda ve hangi yalıların önünde durulacağı önceden kesinkes belirlenmemişse de, hemen herkes nerelerin fasıl icrası için uygun olduğunu bildiğinden yine de az çok hesaplı bir seyir başlardı. Kalender'den sonra kayıklar kendilerini Yeniköy akıntısına bırakırlar, İstinye önlerinden bir yerden karşıya geçerlerdi. Çünkü İstinye mehtaba biraz sapa kalırdı. Oysa Körfez,[6] meşk esnasında sesin yankılanmasına olanak sağlaması nedeniyle mehtâbiye için biçilmiş kaftandı. Üstelik yaz gecelerinde bülbülleri dinlemek için de eşi bulunmaz bir yerdi. Burada uzun süre kalındıktan ve birkaç fasıl icra olunduktan sonra, yeniden yola koyulur, yalıları selamlaya selamlaya meşke devam edilirdi. Yalıların önünden geçerken duraklamak ve yalıya dönerek eser icra etmek ise, içerde bulunanlara bir saygı ve iltifat göstergesiydi. Yalıdakiler de lambaları söndürerek ve kafesleri kaldırarak iade-i iltifatta bulunurlardı.(HİSAR, 1955:  107-115)

 

Bu yalılar arasında en meşhuru ve mehtâbiye eğlenceleri içinde en özel bir yere sahip olanı Hıdiv İsmail Paşa'nın Emirgân'daki yalısıydı. Yalının taraçalarında toplanan 100 kadar çoğu Arap ve Çerkez kökenli hanende, kayıklar yalının önüne gelince fasıla katılırlar, müthiş bir ses hasıl olur, öyle ki karşıda Körfez'in tepelerine çarpan sesler Boğaz'da yankılanırdı.(HİSAR, 1955:  231-232)

 

Sonra dönüş başlar, bütün kayıklar sığmayacağından Dere'ye[7] girilmez, suların kayıkların hareketsiz kalmasına müsaade etmediği için akıntılarda oyalanılmaz, Kandilli açıklarından Bebek koyuna gelinirdi. Gümüş servi temâşâsı için en uygun iki yerden biri Büyükdere ise, diğeri hiç kuşkusuz Bebek'ti.(DELEON, 1993: 50) Burada da bir fasıl geçildikten sonra, mehtâbiye, gece yarısına doğru sonlandırılırdı.

 

Bu, Hisar'ın kendi çocukluk ve gençlik yıllarından anımsadığı, 19. yy. sonu ile 20. yy. başında yaşamaya devam eden mehtâbiye eğlencesinin seyriydi. Bununla beraber Hisar, büyüklerinden dinlemiş olduğu daha eski mehtâbiyelerle kendi çocukluğunun mehtâbiyeleri arasındaki küçük farklara değinmeden de edemez. Öyle ki, Hisar'ın anımsadığı yıllarda kayıklar Bebek körfezinden aşağıya inmedikleri halde, eskiden, Kuleli, Çengelköy üzerinden Beşiktaş açıklarına ine ine, Kız Kulesi önlerine kadar gelinir, Marmara'ya karşı durulup, sanki "kendilerini Marmara'ya kaptırmaktan korkar gibi" geriye dönülürmüş. Zaman olarak da gece yarısına değil, ekseri ta sabaha değin sürdüğü olurmuş.(HİSAR, 1955:  230-231)

 

Mehtaplı bir gece ve bu gecelerdeki bir mehtap gezisinin ruhlarda bıraktı izlenimleri o günlerin tanığı Nezihe Muhiddin şöyle aktarır:

 

"İstinye koyunun laciverd harelerinde (...) menevişlenen Haziran geceleri, ay taze bir gelin gibidir. Altın pullar saçan muhteşem eteğini sürüyerek şâhâne bir eda ile salınan göklerin melikesi, meçhul ve eksantrik bir zevk ile ürperdikçe narin yüzünü telli duvağına saklayan masum bir bakire hicabıyla aheste aheste geçip gider. Temmuz'da ayın on dördü, aşkına susamış genç, ateşli ve olgun bir kadın gibi Göksu deresinin sedefli kıyılarında kıvrak vücudunu serin sulara daldırır. Etrafını çevreleyen şeffaf sükutun esrar dolu kuytuluklarında billur vücudunu gizli gizli seyreden gözler tahayyül ederek aşüfte bir kıvranışla çırılçıplak salkımsöğütlerin altına serilir. Kandilli korusunun altında birdenbire beliren mehtâp, yuvarlak, şirin yüzünü koyu yeşil kadife perdelerden çıkararak kendisini hayran hayran bekleyenlerle şakalaşan şuh bir operet mugannisine benzer. Deniz baştan başa altın yaldızlarla bezenmiş mavi kadifedir. Böceklerle kurbağaların bestelediği bu Ağustos gecesi festivalinde büyük sanatkâr "Beyaz Ay" en güzel ve şuh şarkılarını söylüyor."(DELEON, 1993: 51-52)

 

 

C. KAMUSAL ALANDA BİR BULUŞMA MEKÂNI VE "AŞKÎ" DUYGULANIMLARA ZEMİN OLMASI BAKIMINDAN MEHTÂBİYELER

Mehtâbiyeler, aynı zamanda kadın ve erkeğin kamusal alanda bir toplanma ve buluşma yerleriydi. Gel zaman git zaman, mehtâbiye tanışları ve göz aşinaları oluşmaya başlardı. Özellikle genç kızlar ve erkekler arasında "tasarlanmış tesadüfler", ya da bazen kaderin cilvesi "rastgelmeler", mehtâbiyeye ayrı bir coşku ve heyecan katardı. Kimi zaman bazı kayıkların mahsustan geri kaldıkları, kimi zaman da bir kayığın öndekine yetişmek için çırpındığı gözden kaçmazdı.(HİSAR, 1955:  115)

 

Aşka zemin hazırlaması ve duyguları coşturması, zirveye taşıması bakımından da mehtâbiyelerin bireyin sosyal yaşamında önemli bir yeri vardı. Henüz kapalı toplum anlayışından bütünüyle ayrılmamış olan sosyal yapıda, kadın ve erkeğin buluşması için meşru bir zemin oluşturur, özellikle ay ışığının süslediği doyumsuz doğa güzelliği ile musikinin "diyonizyak" etkisi altında duyguların en üst seviyeye taşınmasına olanak sağlardı. Hisar, o anları şu satırlarla aktarır:

 

"O zamanlarda aşklar bazen o kadar nazari kalırdı ki böyle dinledikleri musiki denizine dalanların kim bilir kaçı belki bu hisleriyle zevklerinin ve talihlerinin artık en son hudutlarına varmış olurlardı. Zira onlar bütün ömürlerinde belki artık bu gecelerden daha hisli saatler bulacak ve yaşayacak değillerdi. Kim bilir kaç kalp böyle talihinin zirvesinde hayal kuruyordu. Fakat hayatının verdiği en güzel rüyasını görerek hayattan vaslını böyle hayalle almış olduğundan gafil kalıyordu. Bilemiyordu ki güya hakikatin üstüne açılan bu saz ve hanende sesleri, bu mehtap, bu görmekle sevdiği güzellikler talihinin kendisini eriştirdiği en yüksek hayal ve hayat safhalarıydı.(HİSAR, 1955:  197)  

 

 

D.   MEHTÂBİYELER VE MUSİKİ

Mehtâbiyelerde kayıklara yerleşen hanende ve sazendelerce yapılan musikinin kendine has özelliklerinden de söz eder Abdülhak Şinasi Hisar. Bu, son derece coşkulu, aynı zamanda saz ve ses icralarının birbirine benzemediği, hatta aynı sazende ve hanendenin farklı fasıllarda farklı icra tarzları gösterdikleri bir meşktir.(HİSAR, 1955:  128-129) Hisar'ın bu aktarımından, icra edilen musikinin, doğaçlama geçkilere açık, her sazende ya da hanendenin kendine özgü duyuşlarla ses süslemeleri gösterdiği bir icra biçimine dayalı olduğu anlaşılmaktadır. Bunun böyle olması da doğaldır bir bakıma. Çünkü bu, bir topluluğa karşı icra edilen "sanat müziği"nden ziyade, topluluğun kendi içinde, hatta her bireyin sadece kendisi için, öz-doyumu adına yaptığı bir müziktir ve bundan dolayı da bireysel ve irticali olması son derece tabiidir. Bununla beraber, herkesin seslerdeki sapmalarla birlikte ortak bir dil kurabildikleri, ortak bir ruh bulabildikleri ölçüde birleştiricidir de. Hisar, âdeta bir kendinden geçişle kazanılan bu musiki icrasının ruhlarda bıraktığı izlenimleri şöyle aktarır:

 

"Boğaziçi'nde sulara dökülen mehtapta dinledikleri bir sazdan bu kadar kalabalık bir halkın, ta kayıkçılara varana kadar, bunca his, hayal ve şiir duyabilmeleri ve bu sesler ve imalelerin erişebildikleri mübalağalarla inceliklerin ruhlarda bu kadar aksi sedalar uyandırabilmesi için kim bilir ne zamanlar ve terakkiler lazım gelmişti. Bu, bir şahrayindi. Biz, gözlerimizi kamaştıran bir havai fişeğin karanlıklarda vardığı son yükseklikte hülyalarımız ve rüyalarımız gibi şefkatli ve güzel renklerle açılarak parladığını ve ruhumuza döküldüğünü seyrediyorduk."(HİSAR, 1955:  121)

 

Musiki, mehtâbiyelerde o kadar kuşatıcı, insanı o denli bu dünyadan alıp başka diyarlara götüren bir unsurdu ki, çoğu kimse bu vecd halinden uyanmak istemez, mehtâbiyeye doyamayarak o an bitmesin diye içinden dua ederdi. Hisar, bu hissi de şöyle aktarır:

 

"Musikinin en çok rikkatime dokunan bir vasfı, faniliği, gecenin ilerleyen saatlerinde gönlüme daha çok işliyordu. Saz daha başlarken bile yakında biteceği üzüntüsü ruhlara çöker. Biliriz ki bütün bunlar hep fani şeylerdir, akar gibi geçer ve az zaman sonra menbalarını tüketirler. Gittikçe kısalan bir kandil gibi bunların hepsinde de bu faniliklerini bilen, her lezzet ve nimet gibi, aşk gibi, vuslat gibi hep ölüme koşan bir hal vardır. Öyle ki son zamanlarına doğru, çalgı, dinlemeye kıyılmaz bir fanilik kıymeti alırdı. Musiki ile vecde gelerek hazlarıyla sarhoş olan bu insanlar da sanki doymak bilmezler, bakışlarıyla ve edalarıyla: 'Beni daha çok musiki ile daha ziyade mest edin!' derlerdi. Ve, dünyanın yadı, bir şebnem gibi, gönüllerde parıldardı. (HİSAR, 1955:  125)

 

Mehtâbiyelerde çalınan musikinin içeriği neydi? Hangi eserler daha sık icra edilirdi? Mehtâbiyelerin vazgeçilmezi olan şarkılar var mıydı? Bu konuda esaslı kayıtlar olmadığı için, ne yazık ki sağlıklı bir yanıt veremiyoruz. Ancak anılardan bazı eserleri toplamak mümkün olabiliyor. Bunlar da "ekseri çalınanı" mı, yoksa "o güne ait olan repertuarı" mı işaretliyor, bilinmez. Kaldı ki, bunların aktarıcının hatırında kalmış olan eserler olduğu da unutulmamalı. Belki asıl repertuar ne genel anlamda ne o gün için bundan ibaret değildi, bir yönüyle ilginç geldiği için bunlar kaldı hatırında aktarıcının. Bu da dikkate alınması gereken olasılıklardan biri kuşkusuz. Sözgelimi Hisar'ın, mehtâbiyelerden hatırladığı eserlerin dağılımı bir hayli ilginç. Hisar'ın hatırladıkları arasında,

 

"Pür ateşim açtırma sakın ağzımı zihnar"

 

"Gül hazin, sümbül perîşân, bâğ-ı zârın şevki yok"

 

"Gidelim Göksu'ya bir âlem-i âb eyleyelim"

 

gibi o günün meşhur şarkılarının yanında, pek bilinmeyen,

 

"Söyleyin ol nevcivâna, göndersin bana gönlümü"

 

 "Hüsnüne mâil oldum ezelden,

Bendenim benden, geçmezem senden"

 

gibi eserlerle, çok daha hafif,

 

"Bir gün de Fener Bahçesine gitmeli ammâ

 Yarın gidelim Çamlıca'ya cânım efendim"

 

gibi türkü tadında eserler yer alır.(HİSAR, 1955:  206-215)  Bu sonuncusu, tabii İstanbul folkloruna ait, bugün için unutulmuş daha nice eserin varlığına da bir işarettir. Belki bir başka araştırmada ayrıca araştırılmalıdır bu husus. Hisar'ın mehtâbiyelerden anımsadığı bir diğer şarkı ise, mehtâbiyelerin sosyal yaşamdaki önemini ve yerini çarpıcı bir biçimde ortaya koyar gibidir:

 

"Kış geldi firâk açmadadır sînede yâre

Vuslat yine mi kaldı güzel, başka bahâre?"

 

Bir kış mevsimini anlatan Şevki Bey'e ait bu hicaz şarkının yaz mehtâbiyesinde çalınmasının ne anlamı olabilir? Bu, dönemin sosyal yaşantısı düşünülünce anlam kazanabilir ancak. Unutmamalı ki kış, sadece mehtâbiyelerde birbirini görebilen sevdalılar için tam bir kopuştur. Yaz sonları sevdalılar, işte bu şarkıyı okurlar ve gelecek bahara kadar olan ayrılığı terennüm ederlermiş. Bir tek bu olgu bile mehtâbiyelerin sosyal yaşamdaki yerine sanırız kayda değer bir gösterge oluşturmaktadır.

 

 

E. ÜNLÜ MEHTÂBİYE OKUYUCULARI

Mehtâbiyelerin bir dönem vazgeçilmezleri olan okuyuculara da kısaca değinmek yerinde olur. Boğaziçi'nin mehtaplı gecelerinden kimler geldi, kimler geçti? Bunlardan biri Kel Ali Bey'di. Mehtâbiyelerin en muhrik okuyucularındandı. Dönemin saraylı hanımlarından Zeynep Hanım'dan büyük himaye gördü. Ne var ki bir yıkım onun sonunu hazırladı. Ders verdiği konağın hanımlarından Gülperi'ye aşık olan Ali Bey, onunla evlendiyse de, kısa bir süre sonra Gülperi'yi veremden yitirmesi üzerine bir daha iflah olmadı. Yakıcı bir sese sahip olan Ali Bey'in yaşamöyküsü de yakıcı bir sona sahipti.

 

Bir diğer unutulmaz okuyucu ise Nedim Bey'di. Nedim Bey, Kanlıca körfezinde, gönül verdiği Gülnaz Hanım için okuduğu şarkı ve gazellerle meşhurdu. İki ses üstten okuduğu "Sana takdir-i hâle mecâlim yok ey keremkârım" şarkısı birçok gece Körfez'in tepelerinde yankılanırdı.

 

En kayda değer okuyuculardan biri de, Mızıkâ-yı Humâyûn'dan Kör Hüsam'dı. Sert ve titiz bir mizaca sahip bu zat, sık sık Mızıkâ-yı Humâyûn'daki arkadaşlarıyla çatışır, kırgınlıklara düşerdi. Hatta nihayetinde kendisini bu topluluktan attırmıştı. İşte Ulunay, Kör Hüsam'ın Mızıkâ-yı Humayun'dan uzaklaştırılmasının sonrasına düşen bir hatırayı şöyle aktarır:

           

"Hüsam Bey, bu gözden düşmüşlük döneminde çok sıkıntı çekmiş. Nihayet mehtaplı bir gecede Kuzguncuk'tan bir Yahudi'nin kayığına binerek doğru Dolmabahçe'ye çektirmiş. Sarayın önlerinde açıkta durmuş ve padişahın pek sevdiği nühüft makamından bir gazel-şarkı okumaya başlamış:

 

'Sâkiyâ vakt-i sebû erdi el at câm-ı Cem'e

Leb-i cân-bâhşın ile sun mey-i gülfâmı feme'

 

Bunu duyan Sultan Aziz onu saraya çağırtmış.

-Hüsam, demiş. Şu gazelin meyanını bir kere daha tekrarla, ama meyan içinde meyan basacaksın.

Hüsam yeri öpmüş sonra olduğu yerde biraz dikelmiş. Öyle bir meyan basmış ki, Sultan Aziz bütün ağırbaşlılığına rağmen dayanamamış,

            -Mâşallah Hüsam, demiş. Allah seni nazardan saklasın.

            Bu olayı anlatan Kuşçubaşı Hurşid Bey, şöyle söylerdi:

-Ben Hüsam'ın çok taksimlerini dinledim, fakat böylesi güzelini işitmemiştim. Sanki sarayın duvarları bile sallanıyor sandımdı."

           

Son olarak mehtâbiye okuyucularından Hafız Şaşı Osman'ı da anmak yerinde olur.

 

"Şehla olduğu için 'şaşı' sanıyla anılan bu üstün yaratılışlı sanatçı başlı başına bir âlemdi. Bir gün Göksu deresinin sonlarına doğru (Ulunay'ın bu anısından hususi olarak yapılan daha az katılımlı mehtâbiyelerde kayıkların -Hisar'ın aktarımının aksine- Dere'ye girdiklerini öğreniyoruz) 'Dörtkardeşler' denilen büyük çınar ağacının altında bir mehtap geçirdik. Hafız Osman sabaha kadar okudu. Dağlar inim inim inledi. Hele Rûhî'nin 'Kimi mestâne seher ile gülşende yatar...' mısra ile başlayan dörtlüğünü o üstün güzellikteki üslubuyla okuduğu zaman dinleyenlerin hepsi mest oldu."(ULUNAY, 1997:  115,123)

 

Kuşkusuz, meşhur mehtabiye okuyucuları, adını saydığımız bu isimlerle sınırlı değildi ve o gecelerden hangi sesler geldi geçti, ve sonra unutuş perdesinin altında silinip gitti. Bir mehtabiyede rüzgârın çarpmasıyla hastalanan ve ölümüyle efsaneleşen Denizkızı Eftalya (ölümü 1939), belki de bu sayısız mehtabiye okuyucularının son önemli temsilcisiydi.(ES, 1939)

 

 

MEHTAP ŞARKILARI 

Mehtabı, gerçekten de son derce farklı duygulanımlarla işleyen, çok ayrı perspektiflerden ele alan, bu açıdan önemli bir zenginliğe haiz, repertuardaki eserleri tematik bölümlemeler içinde incelemek belki en yerinde tavır olacaktır.

  

A. MEHTAPLI GECELERİN VE MEHTAP GEZİLERİNİN TASVİRLERİ

1. Mehtaplı Gecelerin Tasviri

Repertuarda yer alan eserlerin önemli bir bölümünde mehtap ve mehtap gezilerinin tasviri dikkat çeker. Bu eserlerde mehtap betimlemesine odaklı güftenin yanı sıra, melodi cümleleriyle de bir "resimleme" arayışı gözlenir. Sözgelimi Sadettin Kaynak (1895-1961)'ın mehtaplı bir geceyi betimlediği, yer yer Batı müziği melodik yapılarının öne çıktığı nihavend şarkısında âdeta bir tablo gibi bir mehtap aktarımı söz konusudur:

 

Mehtâba bürünmüş gece

Bir gelindir ay duvaklı

Yıldızlar birer bilmece

Kalbim gibi gizli saklı

Mehtâb dalgın, gece ıssız

O da benim gibi yalnız

Susma öyle güzel gece

Söyle, söyle, söyle bana

Nedir bu aşk u sevdâ

 

Daha çok saz eserleriyle tanınan Reşat Aysu (1910-1999)'nun da aynı makamda bir eseri vardır. Ne yazık ki çok sık çalınıp okunmayan, dizelerin -senkoplarla dönüşler yapılmadan- âdeta suların akışını çağrıştırır biçimde ilerlediği bu eserde de, mehtabın yine bir tablo zenginliğinde işlendiği görülür:

 

Bir sevdâ iksiri var meltemin nefesinde

Mehtâb sevgili gibi suların sinesinde

İşlemiş suların gönlüne nakşını aşkın

Fısıldaşır, oynaşır sular, hevesi aşkın

Bu gece derinden yanıyor aşk ile derya

Kenarda, kumlar üstünde bak bir kayık var ya

Boş duruyor, bekliyor sevgilim sanki bizi

Verelim rüzgâra yelken gibi kalbimizi

Göz göze, can cana çekelim kürekleri

Dinle bestelerimden gönül dileklerini

Sığar mı bu küçük sandala aşk deme

Daracık sineye sığan aşk, sığar her yere

Mızrâb oldu kürekler, nağmeler verir sular

İçimde çalkanır bir his, sevmek arzusu var

 

Musiki anlayışı üzerine çok tartışılan, hatta bazı müzik adamlarınca "nev'eser" tanımlamasıyla takdir edilirken bile kanonun dışında değerlendirilen Neveser Kökteş (1904-1962), bizce Batı müziği zevkini yerli romantizm ve ince İstanbul zevkiyle en güzel birleştirebilmiş birkaç bestekârımızdan biridir. Rast makamının kendinden emin, tatlı-sert edasından hayli uzak, âdeta hayâl tadındaki şarkısında o da özgün bir mehtap betimlemesine yönelir:

 

Hayâl ufkunda açan bin bir renkler

Enginlerde efsane güzellikler

Mehtâb hazin, denizde sis, meltemler

Bana aşk, şiir şarkısı söyler

Ruhum coşar ah hülyalara dalar

Unutulmaz o tatlı hâtıralar

Mehtâb hazin, denizde sis, meltemler

Bana aşk, şiir şarkısı söyler

 

 

2. Sevgiliyle Gezilen, Dolaşılan Mehtapların Tasviri

Şarkıların bir bölümünde ise, mehtaplı gecelerde sevgiliyle birlikte çıkılan gezilerin tasviri yer alır. Sadi Hoşses (1912-1994), özellikle meyan bölümünde dikleşen, âdeta yaşama ve her şeye bir meydan okuma hissiyle dolan, coşkun nağmelerle örülü kürdilihicazkâr şarkısında sevgiliyle geçen mehtabı hiçbir şeye değişmez:

 

Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey

Mehtâba dalıp yar ile sohbet ne güzel şey

Dünyamızın üstünde bütün rûhlar uyurken

Dünyada senin âşıkın olmak ne saadet

Bir bitmeyecek aşk u muhabbet ne güzel şey

Yıldızların altında ibadet ne güzel şey

 

Ortaya koyduğu özgün eserlerle Türk musikisine hiç kuşkusuz yeni bir soluk getirmiştir Selahattin İçli (1923-......). Bununla beraber, onun klâsik tarzdaki eserleri de aynı derecede asil ve derindir. Bu tarzdaki eserlerinden kürdilihicazkâr şarkısında, sevgiliyle birlikte yaşanan bir mehtapta zamanın bir yerlerde durmasını ister âdeta:

 

Bitmez tükenmez bu dert ömür diyorlar buna

Bu gece mehtâb gibi aşkım da bitse suda

Gönlüm uyusun sesinde gel dokunma şuna

Bu gece mehtâb gibi aşkım da bitse suda

 

Mehtapta sevgiliyle birlikte olmanın güzelliğini dile getiren şarkılardan biri de hemen her eserinde küçük nota değerleriyle kıvrak melodiler oluşturan İsmail Baha Sürelsan (1912-1998)'a ait rast eserdir. Sürelsan, şarkısında mehtapla âdeta yarışan bir sevgiliyi ve onun yanında kendisini kuşatan coşkuyu yansıtır:

 

Ay gülsün ufuktan sana, sen bak ona gül de

Mehtâbı gezindir yine binlerce gönülde

Dön kıvrılarak dön güzelim ince belinle

Mehtâbı gezindir yine binlerce gönülde

 

Eserleri birbirine benzemeyen, klâsikten izler taşıdığı kadar, yeni melodi yapılarının da çokça gözlendiği bir başka bestekâr da Cevdet Çağla (1900-1988)'dır.  Bir kürdilihicazkâr şarkısında geç kalmış bir aşkı, mehtaplı bir gecede, 'o'nun yanında, coşkusundan hiçbir şey kaybetmeden yaşamaktan geri kalmaz:

 

Seni coşkun suların koynuna mehtâb alamaz

Bana yaklaş deli gönlüm yine sensiz olamaz

Yüreğim her seferinden daha sevdalı bu yaz

Ne çıkar saçlarımın kırları artmışsa biraz

 

Çağla (1900-1988) suzinâk şarkısında ise, mehtaplı bir gecede dolaşırken, sevdiğinden şarkı dinlemek emelindedir:

 

Sâzın gibi al sineme vur kalbimi inlet

Mehtâbda bu akşam bana son şarkını dinlet

Her nağmede mâzideki hicrânları yâd et

Mehtâbda bu akşam bana son şarkını dinlet

 

İzmirli bestekâr Rakım Elkutlu (1872-1948), hüzzam şarkısında sevgiliyle geçirilmiş, yakıcı bir mehtabı anarken, özellikle karara giderken yaptığı kendine özgü süslemelerle mehtaplı bir gecede sevdiğinin yanında olmanın doyumsuz hazzını başarıyla yansıtır:

 

Susmuş gece her yer sizi dinlerdi denizden

Mehtâb bile koşmuştu dün akşam peşinizden

Tâ arşa kadar inlerdi gökler sesinizden

Mehtâb bile koşmuştu dün akşam peşinizden

 

           

3. Sevgiliyle Olmanın Düşlendiği Mehtap Tasvirleri

Repertuarda yer alan eserlerin bir bölümünde ise, mehtapta sevgiliyle dolaşmak hayalinin işlendiği görülür. Sevgili uzaktadır, belki de ulaşılmazdır. Onunla gezmek yerine, şimdi düşler, özlemler, temenniler vardır. Artaki Candan (1885-1948), yine karara giden nağmeleri oynak desenlerle örülü kürdilihicazkâr şarkısında sevdiğiyle mehtaplı bir gecede denize açılmayı düşler :

 

Ay dalgalanırken suların oynak izinde

Mehtâba açılsak gecenin şen denizinde

Dalsam o derin gözlere bir lâhza dizinde

Mehtâba açılsak gecenin şen denizinde

 

Bimen Şen (1872-1943), suzidil şarkısında çamlarda dolaşmak emelindedir:

 

Çamlarda dolaşsak yine hülyalara dalsak

Her şeyden uzak gâilesiz biz bize kalsak

Mehtâbda uzak enginlere bin kahkaha salsak

Hep yan yana, hep baş başa, hep diz dize kalsak

 

Şerif İçli (1899-1956) ise neva şarkısında, mekânı önemsemeksizin, sadece sevdiğiyle gezmek dolaşmak ister, bu düşün temennileriyle umutlanır:

 

Birlikte bu akşam çıkalım seyre civânım

Mehtâbı içip mest olalım rûh-ı revânım

Hüsnün gülüdür, bülbülü gönlümdür o aşkın

Gel bülbülü sen güle kavuştur e mi cânım

 

           

B. MEHTABIN SEYRİNE VARILAN SEMTLERLE MEKÂNLAR

1. Boğaziçi

Repertuarın bir bölümünde ise mehtapla birlikte özdeşleşmiş İstanbul semtlerini, hangi mekânların ruhlarda ne gibi titreşimler bıraktığını gözlemlemek olasıdır. Bunların ilk akla geleni, kuşkusuz mehtâbiye ve mehtapla özdeşleşmiş Boğaziçi semtleridir. Alâeddin Yavaşça (1926-.....), hicaz şarkısında mehtabı ve Boğaziçi'nin mehtabına doyulmaz semlerini âdeta hayranlık ve şükür hisleri akseden nağmelerle anlatır:

 

Boğaziçi şen gönüller yatağı

Her bucağı âşıkların otağı

Yamaçları sanki cennetin bağı

                        Mehtâbı hoş, güneşi hoş, günü hoş

                        Boğaziçi herkesi eder sarhoş

Pırıltılar oynaşırken sularda

Ötüşürler martılar kutularda

Tarabya'da, Bebek'te, Üsküdar'da

                        Mehtâbı hoş, güneşi hoş, günü hoş

                        Boğaziçi herkesi eder sarhoş

 

Yorgo Bacanos (1900-1977)'un pek sık okunmayan, oysa hüseyni makamına çok ayrı bir tat vermiş, gerek klâsik gerekse halk müziği kaynaklı hüseyni motiflerinden uzak, oynak ve sıçramalı nağmelerle örülü şarkısında, mehtabın seyredildiği mekân Çamlıca'dır:

 

Bir yaz gecesi Çamlıca mehtâbına geldin

Billah o gece sen iki mehtâba bedeldin

Aydan da, güneşten de, mehtâbdan da güzeldin

Billah o gece sen iki mehtâba bedeldin

 

Öte yandan Avni Anıl (1929-.....), kürdilihicazkâr şarkısında mehtabı Kanlıca'dan izler:

 

Bir geceye bir ömür verilir Kanlıca'da

İstanbul'un sırrına erilir Kanlıca'da

Mehtâb oynar su ile ışıklar gelir dile

Geçmiş sevdalar bile dirilir Kanlıca'da

 

Haşim Bey (1815-1868)'in müstear şarkısında ise Tarabya, Küçüksu mehtâbiye mekânlarıdır:

 

Ey şûh seninle gizlice

Mehtâba çıksak bir gece

Kimseye açma mahfice

Mehtâba çıksak bir gece

 

Binsen Küçüksu'dan nihân

Olsak Tarabya'ya revân

Bir çifte zevrâkla hemân

Mehtâba çıksak bir gece

 

Sadullah Ağa (1760-1825)'nın özellikle nakarat bölümlerinde nefis trillerle örülü ünlü hicazkâr şarkısında da, mehtap anılmaksızın, gizlice gidilen Göksu'dan söz edilir ki kim bilir belki bu eser de mehtaplı bir gecenin hatırasıdır:

 

Gel seninle ey serv-i revân

Olalım mahfice Göksu'ya revân

Dide-i ağyârdan olup nihân

Olalım mahfice Göksu'ya revân

 

 

2. Marmara

Boğaziçi'nden başka Marmara da mehtap şarkılarına sıkça konu olmuştur. İsak Varon (1884-1962)'un hüseyni şarkısı gerek güfte gerekse beste açısından bir tablo gibidir:

 

Baygın suların göğsüne yaslandı da bî-tâb

Şen Marmara'nın kalbini dinler gibi mehtâb

Bin hatıra canlandı güzel mavi denizde

Ruhum eriyip aktı ayın çizdiği izde

 

Sevda temennileriyle dolu, hatta zemin bölümlerinin birinci tekrarlarında yakarışı andıran duygu dökümleriyle işlenmiş Şerif İçli (1899-1956)'nin nihavend şarkısında yine mehtap ve Marmara birlikte yer alır:

 

Gece sahilden açıp sandalı enginlere biz

Uyuyan Marmara'nın koynuna girsek ikimiz

Öpüşürken iki âşık gibi mehtâpla deniz

Biz de tâ fecre kadar böyle sevişsek ikimiz

 

Türk Müziği nazariyati, usulleri ve kudüm velveleri üzerine bir çalışması da bulunan İsmail Hakkı Özkan'ın temsili aktarımlara açık nihavend şarkısı, adı anılmamakla beraber, yine Marmara çağrışımları ile örülüdür:

 

Mehtâb uyanırken gece aşkın denizinde

Yatsam, uyusam gizlice sandalla dizinde

Süratle geçen dalgaların sâkin izinde

Yatsam, uyusam gizlice sandalla dizinde

 

 

3. Adalar

Adalar da, şarkılarda mehtapla anılan mekânlardan biridir. Geçmişte kalmış bir akşamı için için özlediği kürdilihicazkâr şarkısında Muzaffer İlkar (1910-1987), âdeta o ânı yeniden yaşar ve yaşatır:

 

Çamlar arasından süzülürken mehtâb, neydi o akşam Adalar

Hâlâ titriyorum o geceyi anıp, neydi o sesler, şarkılar

Rüzgâr, deniz, mehtâb, inliyordu âlem, neydi o akşam

Geçti, geçti yıllar, gönüllerde kalan, hatıralarla şarkılar

 

Yesari Arsım Arsoy (1900-1992)'un kürdilihicazkâr şarkısında ise Dil'deki mehtaptan bahis açılır:

 

Uçsun Ada'dan gönlüme sinendeki gamlar

Yelpazelesin ruhumu şen Dil'deki çamlar

Mehtâb ile gönder bize binlerce selamlar

Yelpazelesin ruhumu şen Dil'deki çamlar

 

Sadettin Kaynak (1895-1961)'ın az bilinen muhayyer şarkısında yine mehtap seyri için gidilen semt Adalar'dır:

 

Ada'ya gidelim bir gececik bizde kal

Mehtâbda zevk edelim bir gececik bizde kal

Çamlıklarda gezelim, plajlarda yüzelim

Ne olursun güzelim bir gececik bizde kal

 

Ve Heybeli mehtaplarına içten bir övgü: Yesari Arsım Arsoy (1900-1992)'un meşhur sultaniyegâh şarkısı. Her ne kadar her gece mehtap olmayacaksa da, belki ayda birkaç geceye rastlayan o dolunay, bütün bir zamana bedeldir ve şairi olsun, bestekârı olsun bu duyguyu anlatmak için böyle söylemişlerdir:

 

Biz Heybeli'de her gece mehtâba çıkardık

Sandallarımız neş'e dolar, zevke dalardık

Saz seslerimiz sahile aksettiği o demler

Etrafı bütün şarkı, gazellerle yakardık

 

 

4. İzmir

Mehtapların vazgeçilmez mekânı İstanbul iken, Sadettin Kaynak (1895-1961)'ın bir muhayyer şarkısında ilginç bir biçimde İzmir mehtaplarından söz açıldığı görülür. Bu, dönemin koşulları itibari ile müziğin tema coğrafyasını tüm Anadolu'ya yayma politikasıyla ilintili olarak açıklanabilir belki. Öyle ki eserin bestesi gibi sözleri de bir nebze aykırılık taşır. Bütün bunlara rağmen eser, İstanbul dışında bir mehtabı anması bakımından yine de kayda değerdir:

 

Bu gece mehtabı koynuna almış

Saçından inciler parlayan İzmir

Denizin dibinde uyuyakalmış

Eflatun mayolu genç bayan İzmir

 

C.     MECÂZÎ MEHTÂP

1. Sevgilinin Varlığı

Bazı eserlerde ise, mehtap mezacî bir anlama bürünerek, sevgilinin varlığından duyulan haz, neşe, ferahlık gibi hisler mehtap zevkiyle bir düşünülmüş, sevgilinin varlığı âdeta bir mehtaba benzetilmiştir. Sözgelimi Münir Nurettin Selçuk (1900-1981)'un hicaz şarkısında ancak sevgilinin varlığıdır gecelerin sıkıntısını alacak ve bir mehtap rahatlığı verecek olan:

 

Gittin de bıraktın beni aylarca kederde

Mehtâb oluyordun bana aysız gecelerde

Derman olur ancak dönüşün bizdeki derde

Mehtâb oluyordun bana aysız gecelerde

 

Çok benzeri duyguları taşıyan bir diğer eser ise, Fethi Karamahmutoğlu (1942-1999)'nun aynı makamdaki şarkısıdır. Sevilen birinin varlığı, bu eserde de, odaya dolan mehtap kadar huzur ve ferahlık vericidir:

 

Hiçbir şeyde gözüm yok

Sen yanımda ol yeter

Kapkaranlık odama

Mehtâb gibi dol yeter

 

Yağmur vururken cama

Dalarken gece gama

Özleyen kollarıma

Usulca sokul yeter

 

Sevgilinin özlemiyle dolu kürdilihicazkâr şarkısında Muzaffer İlkar (1910-1987), 'o'nun gelişiyle ulaşılan hazzı, mehtabın doğuşunun şevkiyle özdeşleştirir:

 

Gel sen bize akşam yine mehtâb görünsün

Dök bağrıma zülfün gece meltemle sürünsün

Kalbim yine aşkınla taşıp şevke bürünsün

Dök bağrıma zülfün gece meltemle sürünsün

 

Balıkçı Hafız Efendi (?-1875?)'nin az bilinen nevabuselik şarkısı da benzeri hislerle örülüdür:

 

Bezm-i târîki cemâlin ile pür-tâb edelim

Bu gece meclise gel biz bize mehtâb edelim

Dil-i mihnetzedeyi bari safâyâb edelim

Bu gece meclise gel biz bize mehtâb edelim

 

Bimen Şen (1872-1943)'in hicaz şarkısında ise, sevgiliyle sahilde dolaşılan bir gecede gönlü coşturan gökteki mi, sevgilinin cismindeki mehtap mıdır, bilinmez:

 

Sâhilde bu şeb yar ile bir zevkini sürdüm

Ömrümde felek bir gece mehtâbını gördüm

Çektim yüzünün örtüsünü âba düşürdüm

Ömrümde felek bir gece mehtâbını gördüm

 

2. Sevgilinin Seyri

Sevgilinin varlığının yanı sıra, seyri de mehtap seyrine benzetilmiştir şarkılarda. Zaharya (?-1740?), azınlık bestecileri içinde de özel bir yeri olan, klâsik okula en sadık gayri-müslim bestecilerin başında gelen bir isimdir. Klâsik repertuarın en güzide eserlerinden, özellikle terennüm bölümlerindeki nağme örgülerinde hayranlık ve yalvarma hislerinin zirveye ulaştığı hüseyni ağır semaisinde, sevgiliyi seyir, ayı on dördünde seyretmek gibidir:

 

Tal'atın devr-i kamerde mihri âlem-tâb eder

Seyret on dördünde ol meh âlemi mehtâb eder

Nâfizâ ben böyle bir mest-i tegâfül görmedim

Her nigâh-ı çeşmi bir remz-i nihân işrâb eder    

 

Rifat Ayaydın (1895-1974) da hicaz şarkısında mehtabı seyreder gibi seyretmek emelindedir sevdiğini:

 

Yorgun düştüm koklamaktan hayalini dün yine

Sürüklendi hasta gönlüm gözlerinin rengine

Rûha dolan mehtâb gibi dalsam yine seyrine

Sürüklendi hasta gönlüm gözlerinin rengine

 

 

3. Sevgilinin Yüzü

Eserlerin bir bölümünde ise sevilenin yüzünün bir mehtaba benzetilmiş olduğu dikkat çeker. Pek çok fasıl şarkısına imza atmış, hareketli ve kıvrak nağmelerle örülü eserleriyle nev-i şahsına münhasır bir besteci olan Nasibin Mehmet Yürü (1882-1953)'nün, yine bugün için neredeyse tamamiyle unutulmuş hüzzam şarkısı, aşığa yaşama sevinci veren sevgilinin yüzündeki nurla, gökteki ay ışığını mukayese eder ve birincisini daha güzel bulur:

 

Mehtâbı karanlık bırakan hüsn-i mücessem

Kalplerde kayıtsız dolaşan bir sızısın sen

Bahtım gibi insâfı biraz kıt mı ne bilmem

Leylin perisi, ilâhesi, yıldızısın sen

Hiç kimseye yar olmayan aşkın kızısın sen

 

Haydar Tatlıyay (1890-1963)'ın yine az çalınıp okunan hüzzam şarkısında da sevgilinin yüzü bir mehtaptır:

 

Gönlüm yüzündeki mehtâba daldı

Sen mi aydan, ay mı senden nûr aldı

Issız gecelerde yıldız yok iken

Sen mi aydan, ay mı senden nûr aldı

 

Yine aynı bağlamda değerlendirilebilecek bir eser, Selahattin Erköse (1929-.....)'nin muheyyerkürdi şarkısıdır:

 

Güzel yüzün mehtâp gibi kalbime dolsun

Hiçbir gün kararmasın ömrüm seninle solsun

Güneş kadar parlak gözlerin kalbime dolsun

Hiçbir gün karamasın ömrüm seninle solsun

 

Ve Musa Süreyya Bey (1884-1933)'in çok ince nağme motifleri ile örülü, ezgisinde asil duyguları barındıran sûzinâk şarkısı:

 

Sensiz geceler geçti hayâlât ile bî-hâb

Göster bana gül çehreni ey sevgili mehtâb

Sevdâna düşen olmayacak bil ki şifâyâb

Göster bana gül çehreni ey sevgili mehtâb

 

4. Sevgilinin Gözü

Fahri Kopuz (1882-1968)'un nihavend makamının durgun ve lirik yapısına ayrı bir kıvraklık katan, sekizlik ve onaltılık notaların çokluğu sayesinde eserin duygusuna şûhane bir eda kazandıran şarkısında ise, sevgilinin gözündeki o can alışı işve, o sevgi ışıltısı mehtaba benzetilir:

 

Saçların hayatımın neş'esiyle örgülü

Gözlerinde gecemi aydınlatan mehtâb var

Kırmızı dudakların baharımın ilk gülü

Gözlerinde gecemi aydınlatan mehtâb var

 

D.    BİR NOSTALJİ ÖĞESİ OLARAK MEHTAP

1. Sevgilinin Yad Edildiği Bir Ân: Mehtap

Repertuarın bir bölümünde de sevgiliyi ve onunla birlikte geçen günleri hatırlatan bir öğe olarak yer alır mehtap. Zaman, yaşanmış ve geçmiştir. Şimdi artık o günleri hatırlatan ne varsa onlara tutunmaya çalışılır. Bunlardan biri de mehtaplı gecelerdir. Rakım Elkutlu (1872-1948)'nun, mehtaplı gecelerde, bir zamanlar sevgiliyle geçen günleri anıp hüzünlendiği hüzzam şarkısı:

 

Aşkın bana biz gizli elem oldu güzel yâr

Mehtâba bakıp ağladığım çok geceler var

Hicrânla yanan kalbimin âlâmını ger sar

Mehtâba bakıp ağladığım çok geceler var

 

Semahat Özdenses (1913-.....)'in meşhur uşşak şarkısında da mehtap, yine sevgilinin hatırlandığı bir ândır:

 

Mehtaplı gecelerde hep seni andım

Belki gelirsin diye boş yere yandım

Yeter Allah'ım yeter çektiğim çile

Belki gelirsin diye boş yere yandım

 

Özdenses (1913-.....) hüzzam şarkısında da benzer bir anış içindedir:

 

Dün gece mehtaba dalıp hep seni andım

Öyle bir an geldi ki mehtap seni sandım

Sevgili rüyana mı aldın beni bir dem

Öyle bir an geldi ki mehtap seni sandım

 

Erol Sayan (1936-.....)'ın rast şarkısında ise, mehtapla, denizle hatırlanır geçen günler:

 

Aşk denilen ateşe yanalım mı

El ele göz göze böylece kalalım mı

Rüya dolu bir geceydi

Mehtâb ve deniz,

Seni andık ikimiz.

Göyüzünde yıldızları,

Yeryüzünde sevdalıları biz sandık.

Mutluluk, şırıl şırıl çağlayan gecede

Gönlümüz pırıl pırıl neş'e dolardı.

Bizi yakansın, bize koşansın.

Söyleyim ismini:

Sen aşksın...

 

Osman Nihat Akın (1905-1959) nihavend şarkısında, geçmişe dönüp bakarken, âdeta hiçbir şey değişmemiş gibi, o günleri dipdiri bulur:

 

Körfezdeki dalgın suya bir bak göreceksin

Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde

Mehtâb, iri güller ve senin en güzel aksin

Velhâsıl o rûyâ duruyor yerli yerinde

 

Yesari Arsım Arsoy (1900-1992)'un nedense günümüzde az icra edilen, oysa bir ayrılığın sonrasında hiç değilse mehtaplı gecelerde hatırlanma tesellisini, yalın müzik cümleleri ve masumiyet hissi duyuran nağme örgüleriyle nefis işleyen uşşak şarkısı:

 

Bir hâtıra-yı aşksın unutmam seni

Mehtaplı gecelerde hatırla beni

Hayâlimden silemem yakan buseni

Mehtaplı gecelerde hatırla beni

 

 

2. Sevgilinin Sorulduğu / Özlendiği Bir Ân: Mehtap

Bu bölümde değerlendirilebilecek eserlerin bir bölümünde ise sevgilinin özlendiği, ondan haber sorulduğu bir ân olarak düşlenmiştir mehtap. Rakım Elkutlu (1872-1948)'nun hicazkâr şarkısında, mehtaplı bir gecede, gelmeyecek olan sevgiliyi mehtap bile aşığından sorar. Şarkıda sevgiliyi mehtap bile aşığından sorarak, ayrılığın ne derece kanıksanmadığı, bunu kimselerin yakıştıramadığı duygusu çok iyi işlenmiştir:

 

Bekledim fecre kadar gelmedin ah işte güneş de doğdu

Gece mehtâb seni, gökler seni, âlem seni benden sordu

Dediler nerde o mehveş, söyle o ahûya ne oldu

Gece mehtâb seni, gökler seni, âlem seni benden sordu

 

Şen, oynak, coşku dolu nağme örgüleri ve alışagelmedik, ancak makamın içine çok iyi oturan süslemeleriyle Türk müziğinde çok özgün bir yeri olan Bimen Şen (1872-1943)'in kürdilihicazkâr şarkısında ise, çok özlendiği bir ân, mehtaplı bir gecede çıkıp gelmesi hayâliyle, yıldızlara, mehtaba sorulur sevgili:

 

Her gece semâda ararım seni

Yıldıza, mehtâba sorarım seni

Mestâne ağlayıp anarım seni

Girersen rüyama sararım seni

            Gonca zannederim koklarım seni

            Sinemde can gibi saklarım seni

 

Şemsettin Ziya Bey (1883-1925)'in hicaz şarkısında sevgilinin özlemi âdeta çamlara ve mehtaba sinmiştir:

 

Kim görse seni aşkına hasr-ı emel eyler

Güller seni, çamlar seni, mehtâb seni söyler

Sensiz yaşamaz hasta gönül vuslatı bekler

Güller seni, çamlar seni, mehtâb seni söyler

 

Melahat Pars (1918-2005)'ın hüzzam şarkısında ise, umutsuz bir bekleyişin içinde mehtap sanki sevgiliden taşıdığı son izlerle veda şarkısı söyler:

 

Sazlar kırılan gönlümüzün hüznünü söyler

Mehtâb suya düşmüş de, bu son şarkıyı söyler

Hep boş yere lâkin, çekilen âh u eninler

Bilmem bu rûhlar acep nerde serinler

 

Fehmi Tokay (1889-1959)'ın segâh şarkısı da kim bilir kaç kere dolaşılan gecelerin özlemi ve belki de olmayacak bir düşün temennisi ile örülüdür:

 

Kaç kerre dolaştıktı kuş uçmaz gecelerde

Sesler duyulur gerçi konuşmaz gecelerde

Kalsak ne olur subha kavuşmaz gecelerde

Mehtâb, ikimiz, hâtıralar yan yana Leyla

 

Ve Muzaffer İlkar (1910-1987)'ın nihavend şarkısı:

 

Sensiz her gecenin sabahı olmayacak sanırım (ah dertliyim)

Kararan gönlüme güneş de doğmayacak sanırım (ah dertliyim)

Mehtâba yalvarır, semâdan geleceksin sanırım (ah dertliyim)

Sana bir cân ile bağlıyım seni candan severim (ah dertliyim)

 

3. Sevgiliden Uzak Azâp Olan Bir Ân: Mehtap

Bazen de, sevgiliden uzak, bir azap olmuştur mehtap. Bu eserlerde mehtap, huzur ve rahatlık verici değil, aksine sıkıntı ve keder taşır. Öyle ki güzelim Boğaziçi mehtapları bile teselli vermez ruha. Nuri Halil Poyraz (1885-1956)'ın kürdilihicazkâr şarkısı:

 

İstanbul'a gel sensiz harâb işte Boğaz da

Tad bulmuyoruz ah o güzel mehtâb ile sazda

Öksüz gibiyiz senden uzak işte bu yaz da

Tad bulmuyoruz ah o güzel mehtâb ile sazda

 

Bimen Şen (1872-1943) de, hicaz şarkısında yalnız ve bezgin geçen mehtaplara artık dargındır:

 

Günden güne rûhum daha yorgun, daha argın

Bezgin yüreğim aşka da, mehtâba da dargın

Gördüm ki bakıp karşıki kumsallara dalgın

Bezgin yüreğim aşka da mehtâba da dargın

 

Avni Anıl (1929-.....)'ın nihavend şarkısında da, sevgilinin yanında geçen günler geride kaldıktan sonra, mehtabın da zevki yoktur artık:

 

Mâziyi düşündüm de yoruldum hâlin elinde

Gönlüm hâlâ o geçen günlere dönmek emelinde

Mehtâb ömrüme doğsa da istemem artık

Gönlüm hâlâ o geçen günlere dönmek emelinde

 

 

4. Artık Geri Gelmeyecek Günlere Ağlayan: Mehtap

Kimi zaman geçmişe dönmek, hatta hatıralara tutunmak bile bir umut, bir teselli olmaktan çıkar. Elde hiçbir şeyin kalmadığına inanıldığı bu ân, o günleri hatırlatan ne varsa, avuntu değil, ıstırap olur. Mehtap bile ağlar geçip giden ve artık geri gelmeyecek günlere. Şükrü Tunar (1907-1962)'ın rast şarkısı:

 

Durgun suya mehtâb gecenin hüznüne ağlar

Yalnız gibi her şey beni hicrânına bağlar

Gökler dile gelse bana hüsrânını çağlar

Yalnız gibi her şey bana hicrânını çağlar

 

Alâeddin Yavaşça (1926-.....)'nın nihavend şarkısı da aynı umutsuzluk ve yeis hisleri ile doludur:

 

Bir mutlu günün hâtırası var

Kalbin acı bir mâziyle yanar

Mahzun bir gönül ve yaşlı gözler

Bir teselli yok mâziden eser

 

Hâlâ dün gibi gözyaşlarında

Şimdi o Boğaz akşamlarında

Mehtâba bakıp ağlıyor yer yer

Şimdi o Boğaz akşamlarında

 

Özgün melodi yapılarıyla Türk müziği kanonik yapısını ustaca genişleten Selahattin İçli (1923-.....)'nin kürdilihicazkâr şarkısı, gerek melodi, gerekse güfte itibariyle zengin çağrışımlara açıktır. Sevgiliden artık bir selamın bile ulaşmadığı o yerde, bir şarkı perde perde ağlarken mehtabın rengi nihavenddir. :

 

Senden kalan bir bûsedir, dermân olan bu derde

Mehtâb nihavend, gönül hüzzam, nağme uşşak o yerde

Ağlardı başka bir hicrân her şarkıda perde perde

Sabâ yine esen rüzgâr, gel gör yardan selam nerde

Mehtâb nihavend, gönül hüzzam, nağme uşşak o yerde

 

5. Artık Geri gelmeyecek Günlere Dönüş Hülyâsı: Mehtap

Buna karşın Türk müziği repertuarında yer alan bir eser vardır ki, geri gelmeyeceği çok iyi bilindiği halde, o günlere hiç değilse bir gün için yeniden dönebilmek temennisi ile bir mehtaba yalvarır. Evç makamının asil, vakur ve derin hislere açık nağme örgüleriyle işlenmiş şarkısında İsmail Baha Sürelsan (1