|
ISFAHAN ŞARKI
Âlem-i âb içre Göksu'dan olup zevrâk
süvâr
Kıl Kalender bahçesin tâ subha dek cây-ı
karâr
Sen sefâ-yı mâhitâb ettikçe hû çeksin
hezâr
Seyre çık gülzârı serviler gibi eyle
hırâm
MEHTÂBİYELER
A. "MEHTÂBİYE"NİN
KELİME ANLAMI
Farsça "meh=ay" ve "tâb=aydınlık" kelimelerinden kurulu
bir bileşik ad olan 'mehtâb' ya da bugünkü imlâ ile
'mehtap', kelime anlamı itibariyle "ay ışığı"dır.
Osmanlıca'da ise bu kökten türetilmiş iki kelime vardır:
"Mehtâbî" ve "mehtâbiye". "Kameriye" de denilen "mehtâbî",
bahçelerde yazın oturmak için yapılan, kafes biçiminde,
kubbeli, üstü yeşilliklerle sarılan süslü çardaktır.[2]
"Mehtâbiye" ise Türk kültüründe üç ayrı kavramı
karşılar:
1. Mimaride "Mehtâbiye"
Eski İstanbul köşkleri ile yalılarında, etrafı yüksekten
görebilmek, geceleri ay ışığını ve yıldızları
seyredebilmek adına yapılan, ekseri üst katlardaki
taraça biçiminde odalardır. Özellikle mehtabın iyi
seyredildiği Boğaziçi sahilleri ile, Çamlıca tepeleri
gibi yüksekçe yerlerdeki yapılarda gözde olan mehtâbiye
bölümleri, ahşap mimarinin yerini betonarme yapıların
almasıyla birlikte 20.yy.'dan sonra değerini yitirmiş,
Osmanlı mimarisine ait tarihi bir unsur olarak
kalmıştır.[3]
2. Şiirde "Mehtâbiye"
Klâsik Türk şiirinde kasidelerin girizgâh bölümleri
tasvirsel açıdan zengin örnekleri muhteva ederler. Bu
nedenle olsa gerek, tasvire dayanan bu bölümlere
tanımlayıcı adlar verilir; söz konusu olan bir kış
tasviri ise "şitâiyye", bir ramazan tasviri ise "ramazaniyye",
bir güneş tasviri ise "rahşâniye", bir bayram tasviri
ise "ıydiyye" adını alır. İşte kasidenin girizgâh
bölümünde yapılan tasvir bir mehtap tasviri ise, buna da
"mehtabiyye" denilir ki, örneklerine özellikle mehtap
gezilerinin çoğaldığı 18. ve 19. yy.'a ait eserlerde
rastlanır.
[4]
3. Sosyal Yaşamda "Mehtâbiye"
Sosyal yaşamdaki "mehtâbiye" olgusuna gelince,
Reşat Ekrem Koçu'ya göre mazisi ta İstanbul'un fetih
yıllarına kadar uzanan, bununla beraber en gözde çağını
19.yy.'da yaşayan, bilhassa III. Selim zamanında zirveye
ulaşan, II. Abdülhamid döneminde son örneklerini
verdikten sonra da yavaş yavaş ortadan kalkan, dolunaylı
yaz gecelerinde yapılan sazlı, musikili eğlencelerdir.(KOÇU,
1971: 2885-2888)
B. TÜRK SOSYAL YAŞAMINDA MEHTÂBİYE GELENEĞİ VE TİPİK
BİR MEHTÂBİYE EĞLENCESİ
Türk sosyal yaşamında mehtâbiye, özellikle III. Selim,
II. Mahmud ve Abdülmecid dönemlerinde gözde olan bir yaz
eğlencesiydi.(DELEON, 1993: 50) Tipik bir mehtâbiyenin hikâyesini Abdülhak
Şinasi Hisar'dan alıntılayalım. Hisar'ın aktardığına
göre, mehtabın zirvede olduğu bir gece Boğaz'da toplanan
yüz kadar kayık, o devirde Boğaz'ın en şairane yeri
olarak kabul edilen Kalender[5] önlerine gelir ve buradan itibaren mehtâbiye
başlardı. Nerede, hangi koylarda ve hangi yalıların
önünde durulacağı önceden kesinkes belirlenmemişse de,
hemen herkes nerelerin fasıl icrası için uygun olduğunu
bildiğinden yine de az çok hesaplı bir seyir başlardı.
Kalender'den sonra kayıklar kendilerini Yeniköy
akıntısına bırakırlar, İstinye önlerinden bir yerden
karşıya geçerlerdi. Çünkü İstinye mehtaba biraz sapa
kalırdı. Oysa Körfez,[6] meşk esnasında sesin
yankılanmasına olanak sağlaması nedeniyle mehtâbiye için
biçilmiş kaftandı. Üstelik yaz gecelerinde bülbülleri
dinlemek için de eşi bulunmaz bir yerdi. Burada uzun
süre kalındıktan ve birkaç fasıl icra olunduktan sonra,
yeniden yola koyulur, yalıları selamlaya selamlaya meşke
devam edilirdi. Yalıların önünden geçerken duraklamak ve
yalıya dönerek eser icra etmek ise, içerde bulunanlara
bir saygı ve iltifat göstergesiydi. Yalıdakiler de
lambaları söndürerek ve kafesleri kaldırarak iade-i
iltifatta bulunurlardı.(HİSAR, 1955: 107-115)
Bu yalılar arasında en meşhuru ve mehtâbiye eğlenceleri
içinde en özel bir yere sahip olanı Hıdiv İsmail
Paşa'nın Emirgân'daki yalısıydı. Yalının taraçalarında
toplanan 100 kadar çoğu Arap ve Çerkez kökenli hanende,
kayıklar yalının önüne gelince fasıla katılırlar, müthiş
bir ses hasıl olur, öyle ki karşıda Körfez'in tepelerine
çarpan sesler Boğaz'da yankılanırdı.(HİSAR, 1955:
231-232)
Sonra dönüş başlar, bütün
kayıklar sığmayacağından Dere'ye[7] girilmez, suların kayıkların hareketsiz kalmasına
müsaade etmediği için akıntılarda oyalanılmaz, Kandilli
açıklarından Bebek koyuna gelinirdi. Gümüş servi
temâşâsı için en uygun iki yerden biri Büyükdere ise,
diğeri hiç kuşkusuz Bebek'ti.(DELEON, 1993: 50) Burada da bir fasıl geçildikten sonra, mehtâbiye, gece
yarısına doğru sonlandırılırdı.
Bu, Hisar'ın kendi çocukluk ve gençlik yıllarından
anımsadığı, 19. yy. sonu ile 20. yy. başında yaşamaya
devam eden mehtâbiye eğlencesinin seyriydi. Bununla
beraber Hisar, büyüklerinden dinlemiş olduğu daha eski
mehtâbiyelerle kendi çocukluğunun mehtâbiyeleri
arasındaki küçük farklara değinmeden de edemez. Öyle ki,
Hisar'ın anımsadığı yıllarda kayıklar Bebek körfezinden
aşağıya inmedikleri halde, eskiden, Kuleli, Çengelköy
üzerinden Beşiktaş açıklarına ine ine, Kız Kulesi
önlerine kadar gelinir, Marmara'ya karşı durulup, sanki
"kendilerini Marmara'ya kaptırmaktan korkar gibi" geriye
dönülürmüş. Zaman olarak da gece yarısına değil, ekseri
ta sabaha değin sürdüğü olurmuş.(HİSAR, 1955:
230-231)
Mehtaplı bir gece ve bu gecelerdeki bir mehtap gezisinin
ruhlarda bıraktı izlenimleri o günlerin tanığı Nezihe Muhiddin şöyle aktarır:
"İstinye koyunun
laciverd harelerinde (...) menevişlenen Haziran
geceleri, ay taze bir gelin gibidir. Altın pullar saçan
muhteşem eteğini sürüyerek şâhâne bir eda ile salınan
göklerin melikesi, meçhul ve eksantrik bir zevk ile
ürperdikçe narin yüzünü telli duvağına saklayan masum
bir bakire hicabıyla aheste aheste geçip gider.
Temmuz'da ayın on dördü, aşkına susamış genç, ateşli ve
olgun bir kadın gibi Göksu deresinin sedefli kıyılarında
kıvrak vücudunu serin sulara daldırır. Etrafını
çevreleyen şeffaf sükutun esrar dolu kuytuluklarında
billur vücudunu gizli gizli seyreden gözler tahayyül
ederek aşüfte bir kıvranışla çırılçıplak
salkımsöğütlerin altına serilir. Kandilli korusunun
altında birdenbire beliren mehtâp, yuvarlak, şirin
yüzünü koyu yeşil kadife perdelerden çıkararak kendisini
hayran hayran bekleyenlerle şakalaşan şuh bir operet
mugannisine benzer. Deniz baştan başa altın yaldızlarla
bezenmiş mavi kadifedir. Böceklerle kurbağaların
bestelediği bu Ağustos gecesi festivalinde büyük
sanatkâr "Beyaz Ay" en güzel ve şuh şarkılarını
söylüyor." (DELEON,
1993: 51-52)
C.
KAMUSAL ALANDA
BİR BULUŞMA MEKÂNI VE "AŞKÎ" DUYGULANIMLARA ZEMİN OLMASI
BAKIMINDAN MEHTÂBİYELER
Mehtâbiyeler, aynı zamanda kadın ve erkeğin kamusal
alanda bir toplanma ve buluşma yerleriydi. Gel zaman git
zaman, mehtâbiye tanışları ve göz aşinaları oluşmaya
başlardı. Özellikle genç kızlar ve erkekler arasında
"tasarlanmış tesadüfler", ya da bazen kaderin cilvesi "rastgelmeler",
mehtâbiyeye ayrı bir coşku ve heyecan katardı. Kimi
zaman bazı kayıkların mahsustan geri kaldıkları, kimi
zaman da bir kayığın öndekine yetişmek için çırpındığı
gözden kaçmazdı.(HİSAR, 1955: 115)
Aşka zemin hazırlaması ve duyguları coşturması, zirveye
taşıması bakımından da mehtâbiyelerin bireyin sosyal
yaşamında önemli bir yeri vardı. Henüz kapalı toplum
anlayışından bütünüyle ayrılmamış olan sosyal yapıda,
kadın ve erkeğin buluşması için meşru bir zemin
oluşturur, özellikle ay ışığının süslediği doyumsuz doğa
güzelliği ile musikinin "diyonizyak" etkisi altında
duyguların en üst seviyeye taşınmasına olanak sağlardı.
Hisar, o anları şu satırlarla aktarır:
"O zamanlarda aşklar
bazen o kadar nazari kalırdı ki böyle dinledikleri
musiki denizine dalanların kim bilir kaçı belki bu
hisleriyle zevklerinin ve talihlerinin artık en son
hudutlarına varmış olurlardı. Zira onlar bütün
ömürlerinde belki artık bu gecelerden daha hisli saatler
bulacak ve yaşayacak değillerdi. Kim bilir kaç kalp
böyle talihinin zirvesinde hayal kuruyordu. Fakat
hayatının verdiği en güzel rüyasını görerek hayattan
vaslını böyle hayalle almış olduğundan gafil kalıyordu.
Bilemiyordu ki güya hakikatin üstüne açılan bu saz ve
hanende sesleri, bu mehtap, bu görmekle sevdiği
güzellikler talihinin kendisini eriştirdiği en yüksek
hayal ve hayat safhalarıydı. (HİSAR,
1955: 197)
D.
MEHTÂBİYELER VE MUSİKİ
Mehtâbiyelerde kayıklara yerleşen hanende ve
sazendelerce yapılan musikinin kendine has
özelliklerinden de söz eder Abdülhak Şinasi Hisar. Bu,
son derece coşkulu, aynı zamanda saz ve ses icralarının
birbirine benzemediği, hatta aynı sazende ve hanendenin
farklı fasıllarda farklı icra tarzları gösterdikleri bir
meşktir.(HİSAR, 1955:
128-129) Hisar'ın bu aktarımından, icra edilen musikinin,
doğaçlama geçkilere açık, her sazende ya da hanendenin
kendine özgü duyuşlarla ses süslemeleri gösterdiği bir
icra biçimine dayalı olduğu anlaşılmaktadır. Bunun böyle
olması da doğaldır bir bakıma. Çünkü bu, bir topluluğa
karşı icra edilen "sanat müziği"nden ziyade, topluluğun
kendi içinde, hatta her bireyin sadece kendisi için,
öz-doyumu adına yaptığı bir müziktir ve bundan dolayı da
bireysel ve irticali olması son derece tabiidir. Bununla
beraber, herkesin seslerdeki sapmalarla birlikte ortak
bir dil kurabildikleri, ortak bir ruh bulabildikleri
ölçüde birleştiricidir de. Hisar, âdeta bir kendinden
geçişle kazanılan bu musiki icrasının ruhlarda bıraktığı
izlenimleri şöyle aktarır:
"Boğaziçi'nde sulara
dökülen mehtapta dinledikleri bir sazdan bu kadar
kalabalık bir halkın, ta kayıkçılara varana kadar, bunca
his, hayal ve şiir duyabilmeleri ve bu sesler ve
imalelerin erişebildikleri mübalağalarla inceliklerin
ruhlarda bu kadar aksi sedalar uyandırabilmesi için kim
bilir ne zamanlar ve terakkiler lazım gelmişti. Bu, bir
şahrayindi. Biz, gözlerimizi kamaştıran bir havai
fişeğin karanlıklarda vardığı son yükseklikte
hülyalarımız ve rüyalarımız gibi şefkatli ve güzel
renklerle açılarak parladığını ve ruhumuza döküldüğünü
seyrediyorduk." (HİSAR,
1955: 121)
Musiki, mehtâbiyelerde o kadar kuşatıcı, insanı o denli
bu dünyadan alıp başka diyarlara götüren bir unsurdu ki,
çoğu kimse bu vecd halinden uyanmak istemez, mehtâbiyeye
doyamayarak o an bitmesin diye içinden dua ederdi.
Hisar, bu hissi de şöyle aktarır:
"Musikinin en çok
rikkatime dokunan bir vasfı, faniliği, gecenin ilerleyen
saatlerinde gönlüme daha çok işliyordu. Saz daha
başlarken bile yakında biteceği üzüntüsü ruhlara çöker.
Biliriz ki bütün bunlar hep fani şeylerdir, akar gibi
geçer ve az zaman sonra menbalarını tüketirler. Gittikçe
kısalan bir kandil gibi bunların hepsinde de bu
faniliklerini bilen, her lezzet ve nimet gibi, aşk gibi,
vuslat gibi hep ölüme koşan bir hal vardır. Öyle ki son
zamanlarına doğru, çalgı, dinlemeye kıyılmaz bir fanilik
kıymeti alırdı. Musiki ile vecde gelerek hazlarıyla
sarhoş olan bu insanlar da sanki doymak bilmezler,
bakışlarıyla ve edalarıyla: 'Beni daha çok musiki ile
daha ziyade mest edin!' derlerdi. Ve, dünyanın yadı, bir
şebnem gibi, gönüllerde parıldardı.
(HİSAR, 1955: 125)
Mehtâbiyelerde çalınan musikinin içeriği neydi? Hangi
eserler daha sık icra edilirdi? Mehtâbiyelerin
vazgeçilmezi olan şarkılar var mıydı? Bu konuda esaslı
kayıtlar olmadığı için, ne yazık ki sağlıklı bir yanıt
veremiyoruz. Ancak anılardan bazı eserleri toplamak
mümkün olabiliyor. Bunlar da "ekseri çalınanı" mı, yoksa
"o güne ait olan repertuarı" mı işaretliyor, bilinmez.
Kaldı ki, bunların aktarıcının hatırında kalmış olan
eserler olduğu da unutulmamalı. Belki asıl repertuar ne
genel anlamda ne o gün için bundan ibaret değildi, bir
yönüyle ilginç geldiği için bunlar kaldı hatırında
aktarıcının. Bu da dikkate alınması gereken
olasılıklardan biri kuşkusuz. Sözgelimi Hisar'ın,
mehtâbiyelerden hatırladığı eserlerin dağılımı bir hayli
ilginç. Hisar'ın hatırladıkları arasında,
"Pür ateşim açtırma sakın ağzımı zihnar"
"Gül hazin, sümbül perîşân, bâğ-ı zârın
şevki yok"
"Gidelim Göksu'ya bir âlem-i âb
eyleyelim"
gibi o günün meşhur şarkılarının yanında, pek
bilinmeyen,
"Söyleyin ol nevcivâna, göndersin bana
gönlümü"
"Hüsnüne mâil oldum ezelden,
Bendenim benden, geçmezem senden"
gibi eserlerle, çok daha hafif,
"Bir gün de Fener Bahçesine gitmeli ammâ
Yarın gidelim Çamlıca'ya cânım efendim"
gibi türkü tadında eserler yer alır.(HİSAR,
1955: 206-215) Bu sonuncusu, tabii İstanbul folkloruna ait, bugün için
unutulmuş daha nice eserin varlığına da bir işarettir.
Belki bir başka araştırmada ayrıca araştırılmalıdır bu
husus. Hisar'ın mehtâbiyelerden anımsadığı bir diğer
şarkı ise, mehtâbiyelerin sosyal yaşamdaki önemini ve
yerini çarpıcı bir biçimde ortaya koyar gibidir:
"Kış geldi firâk açmadadır sînede yâre
Vuslat yine mi kaldı güzel, başka bahâre?"
Bir kış mevsimini anlatan Şevki Bey'e ait bu hicaz
şarkının yaz mehtâbiyesinde çalınmasının ne anlamı
olabilir? Bu, dönemin sosyal yaşantısı düşünülünce anlam
kazanabilir ancak. Unutmamalı ki kış, sadece
mehtâbiyelerde birbirini görebilen sevdalılar için tam
bir kopuştur. Yaz sonları sevdalılar, işte bu şarkıyı
okurlar ve gelecek bahara kadar olan ayrılığı terennüm
ederlermiş. Bir tek bu olgu bile mehtâbiyelerin sosyal
yaşamdaki yerine sanırız kayda değer bir gösterge
oluşturmaktadır.
E. ÜNLÜ MEHTÂBİYE
OKUYUCULARI
Mehtâbiyelerin bir dönem vazgeçilmezleri olan
okuyuculara da kısaca değinmek yerinde olur.
Boğaziçi'nin mehtaplı gecelerinden kimler geldi, kimler
geçti? Bunlardan biri Kel Ali Bey'di. Mehtâbiyelerin en
muhrik okuyucularındandı. Dönemin saraylı hanımlarından
Zeynep Hanım'dan büyük himaye gördü. Ne var ki bir yıkım
onun sonunu hazırladı. Ders verdiği konağın
hanımlarından Gülperi'ye aşık olan Ali Bey, onunla
evlendiyse de, kısa bir süre sonra Gülperi'yi veremden
yitirmesi üzerine bir daha iflah olmadı. Yakıcı bir sese
sahip olan Ali Bey'in yaşamöyküsü de yakıcı bir sona
sahipti.
Bir diğer unutulmaz okuyucu ise Nedim Bey'di. Nedim Bey,
Kanlıca körfezinde, gönül verdiği Gülnaz Hanım için
okuduğu şarkı ve gazellerle meşhurdu. İki ses üstten
okuduğu "Sana takdir-i hâle mecâlim yok ey keremkârım"
şarkısı birçok gece Körfez'in tepelerinde yankılanırdı.
En kayda değer okuyuculardan biri de, Mızıkâ-yı
Humâyûn'dan Kör Hüsam'dı. Sert ve titiz bir mizaca sahip
bu zat, sık sık Mızıkâ-yı Humâyûn'daki arkadaşlarıyla
çatışır, kırgınlıklara düşerdi. Hatta nihayetinde
kendisini bu topluluktan attırmıştı. İşte Ulunay, Kör
Hüsam'ın Mızıkâ-yı Humayun'dan uzaklaştırılmasının
sonrasına düşen bir hatırayı şöyle aktarır:
"Hüsam Bey, bu gözden düşmüşlük döneminde çok sıkıntı
çekmiş. Nihayet mehtaplı bir gecede Kuzguncuk'tan bir
Yahudi'nin kayığına binerek doğru Dolmabahçe'ye
çektirmiş. Sarayın önlerinde açıkta durmuş ve padişahın
pek sevdiği nühüft makamından bir gazel-şarkı okumaya
başlamış:
'Sâkiyâ vakt-i sebû erdi el at câm-ı Cem'e
Leb-i cân-bâhşın ile sun mey-i gülfâmı feme'
Bunu duyan Sultan Aziz onu saraya
çağırtmış.
-Hüsam, demiş. Şu gazelin meyanını bir
kere daha tekrarla, ama meyan içinde meyan basacaksın.
Hüsam yeri öpmüş sonra olduğu yerde biraz
dikelmiş. Öyle bir meyan basmış ki, Sultan Aziz bütün
ağırbaşlılığına rağmen dayanamamış,
-Mâşallah Hüsam, demiş. Allah
seni nazardan saklasın.
Bu olayı anlatan Kuşçubaşı
Hurşid Bey, şöyle söylerdi:
-Ben Hüsam'ın çok taksimlerini dinledim,
fakat böylesi güzelini işitmemiştim. Sanki sarayın
duvarları bile sallanıyor sandımdı."
Son olarak mehtâbiye okuyucularından Hafız Şaşı Osman'ı
da anmak yerinde olur.
"Şehla olduğu için 'şaşı' sanıyla
anılan bu üstün yaratılışlı sanatçı başlı başına bir
âlemdi. Bir gün Göksu deresinin sonlarına doğru (Ulunay'ın
bu anısından hususi olarak yapılan daha az katılımlı
mehtâbiyelerde kayıkların -Hisar'ın aktarımının aksine-
Dere'ye girdiklerini öğreniyoruz) 'Dörtkardeşler'
denilen büyük çınar ağacının altında bir mehtap
geçirdik. Hafız Osman sabaha kadar okudu. Dağlar inim
inim inledi. Hele Rûhî'nin 'Kimi mestâne seher ile
gülşende yatar...' mısra ile başlayan dörtlüğünü o üstün
güzellikteki üslubuyla okuduğu zaman dinleyenlerin hepsi
mest oldu."(ULUNAY,
1997: 115,123)
Kuşkusuz, meşhur mehtabiye okuyucuları, adını saydığımız
bu isimlerle sınırlı değildi ve o gecelerden hangi
sesler geldi geçti, ve sonra unutuş perdesinin altında
silinip gitti. Bir mehtabiyede rüzgârın çarpmasıyla
hastalanan ve ölümüyle efsaneleşen Denizkızı Eftalya
(ölümü 1939), belki de bu sayısız mehtabiye
okuyucularının son önemli temsilcisiydi.(ES,
1939)
MEHTAP ŞARKILARI
Mehtabı, gerçekten de son derce farklı duygulanımlarla
işleyen, çok ayrı perspektiflerden ele alan, bu açıdan
önemli bir zenginliğe haiz, repertuardaki eserleri
tematik bölümlemeler içinde incelemek belki en yerinde
tavır olacaktır.
A. MEHTAPLI
GECELERİN VE MEHTAP GEZİLERİNİN TASVİRLERİ
1. Mehtaplı Gecelerin Tasviri
Repertuarda yer alan eserlerin önemli bir bölümünde
mehtap ve mehtap gezilerinin tasviri dikkat çeker. Bu
eserlerde mehtap betimlemesine odaklı güftenin yanı
sıra, melodi cümleleriyle de bir "resimleme" arayışı
gözlenir. Sözgelimi Sadettin Kaynak (1895-1961)'ın
mehtaplı bir geceyi betimlediği, yer yer Batı müziği
melodik yapılarının öne çıktığı nihavend şarkısında
âdeta bir tablo gibi bir mehtap aktarımı söz konusudur:
Mehtâba
bürünmüş gece
Bir gelindir ay duvaklı
Yıldızlar birer bilmece
Kalbim gibi gizli saklı
Mehtâb dalgın,
gece ıssız
O da benim gibi yalnız
Susma öyle güzel gece
Söyle, söyle, söyle bana
Nedir bu aşk u sevdâ
Daha çok saz eserleriyle tanınan Reşat Aysu (1910-1999)'nun
da aynı makamda bir eseri vardır. Ne yazık ki çok sık
çalınıp okunmayan, dizelerin -senkoplarla dönüşler
yapılmadan- âdeta suların akışını çağrıştırır biçimde
ilerlediği bu eserde de, mehtabın yine bir tablo
zenginliğinde işlendiği görülür:
Bir sevdâ iksiri var
meltemin nefesinde
Mehtâb sevgili
gibi suların sinesinde
İşlemiş suların gönlüne
nakşını aşkın
Fısıldaşır, oynaşır
sular, hevesi aşkın
Bu gece derinden yanıyor
aşk ile derya
Kenarda, kumlar üstünde
bak bir kayık var ya
Boş duruyor, bekliyor
sevgilim sanki bizi
Verelim rüzgâra yelken
gibi kalbimizi
Göz göze, can cana
çekelim kürekleri
Dinle bestelerimden
gönül dileklerini
Sığar mı bu küçük
sandala aşk deme
Daracık sineye sığan
aşk, sığar her yere
Mızrâb oldu kürekler,
nağmeler verir sular
İçimde çalkanır bir his,
sevmek arzusu var
Musiki anlayışı üzerine çok tartışılan, hatta bazı müzik
adamlarınca "nev'eser" tanımlamasıyla takdir edilirken
bile kanonun dışında değerlendirilen Neveser Kökteş
(1904-1962), bizce Batı müziği zevkini yerli romantizm
ve ince İstanbul zevkiyle en güzel birleştirebilmiş
birkaç bestekârımızdan biridir. Rast makamının kendinden
emin, tatlı-sert edasından hayli uzak, âdeta hayâl
tadındaki şarkısında o da özgün bir mehtap betimlemesine
yönelir:
Hayâl ufkunda açan bin
bir renkler
Enginlerde efsane
güzellikler
Mehtâb
hazin, denizde sis, meltemler
Bana aşk, şiir şarkısı
söyler
Ruhum coşar ah hülyalara
dalar
Unutulmaz o tatlı
hâtıralar
Mehtâb
hazin, denizde sis, meltemler
Bana aşk, şiir şarkısı
söyler
2. Sevgiliyle Gezilen, Dolaşılan Mehtapların Tasviri
Şarkıların bir bölümünde ise, mehtaplı gecelerde
sevgiliyle birlikte çıkılan gezilerin tasviri yer alır.
Sadi Hoşses (1912-1994), özellikle meyan bölümünde
dikleşen, âdeta yaşama ve her şeye bir meydan okuma
hissiyle dolan, coşkun nağmelerle örülü kürdilihicazkâr
şarkısında sevgiliyle geçen mehtabı hiçbir şeye
değişmez:
Yıldızlı semalardaki
haşmet ne güzel şey
Mehtâba dalıp yar
ile sohbet ne güzel şey
Dünyamızın üstünde bütün
rûhlar uyurken
Dünyada senin âşıkın
olmak ne saadet
Bir bitmeyecek aşk u
muhabbet ne güzel şey
Yıldızların altında
ibadet ne güzel şey
Ortaya koyduğu özgün eserlerle Türk musikisine hiç
kuşkusuz yeni bir soluk getirmiştir
Selahattin İçli (1923-......). Bununla beraber,
onun klâsik tarzdaki eserleri de aynı derecede asil ve
derindir. Bu tarzdaki eserlerinden kürdilihicazkâr
şarkısında, sevgiliyle birlikte yaşanan bir mehtapta
zamanın bir yerlerde durmasını ister âdeta:
Bitmez tükenmez bu dert ömür diyorlar
buna
Bu gece mehtâb gibi aşkım da bitse
suda
Gönlüm uyusun sesinde gel dokunma şuna
Bu gece mehtâb gibi aşkım da bitse
suda
Mehtapta sevgiliyle birlikte olmanın güzelliğini dile
getiren şarkılardan biri de hemen her eserinde küçük
nota değerleriyle kıvrak melodiler oluşturan İsmail Baha
Sürelsan (1912-1998)'a ait rast eserdir. Sürelsan,
şarkısında mehtapla âdeta yarışan bir sevgiliyi ve onun
yanında kendisini kuşatan coşkuyu yansıtır:
Ay gülsün ufuktan sana, sen bak ona gül
de
Mehtâbı
gezindir yine binlerce gönülde
Dön kıvrılarak dön güzelim ince belinle
Mehtâbı
gezindir yine binlerce gönülde
Eserleri birbirine benzemeyen, klâsikten izler taşıdığı
kadar, yeni melodi yapılarının da çokça gözlendiği bir
başka bestekâr da Cevdet Çağla (1900-1988)'dır. Bir
kürdilihicazkâr şarkısında geç kalmış bir aşkı, mehtaplı
bir gecede, 'o'nun yanında, coşkusundan hiçbir şey
kaybetmeden yaşamaktan geri kalmaz:
Seni coşkun suların koynuna mehtâb
alamaz
Bana yaklaş deli gönlüm yine sensiz
olamaz
Yüreğim her seferinden daha sevdalı bu
yaz
Ne çıkar saçlarımın kırları artmışsa
biraz
Çağla (1900-1988) suzinâk şarkısında ise, mehtaplı bir
gecede dolaşırken, sevdiğinden şarkı dinlemek
emelindedir:
Sâzın gibi al sineme vur kalbimi inlet
Mehtâbda bu
akşam bana son şarkını dinlet
Her nağmede mâzideki hicrânları yâd et
Mehtâbda bu
akşam bana son şarkını dinlet
İzmirli bestekâr Rakım Elkutlu (1872-1948), hüzzam
şarkısında sevgiliyle geçirilmiş, yakıcı bir mehtabı
anarken, özellikle karara giderken yaptığı kendine özgü
süslemelerle mehtaplı bir gecede sevdiğinin yanında
olmanın doyumsuz hazzını başarıyla yansıtır:
Susmuş gece her yer sizi dinlerdi
denizden
Mehtâb bile
koşmuştu dün akşam peşinizden
Tâ arşa kadar inlerdi gökler sesinizden
Mehtâb bile
koşmuştu dün akşam peşinizden
3. Sevgiliyle Olmanın Düşlendiği Mehtap Tasvirleri
Repertuarda yer alan eserlerin bir bölümünde ise,
mehtapta sevgiliyle dolaşmak hayalinin işlendiği
görülür. Sevgili uzaktadır, belki de ulaşılmazdır.
Onunla gezmek yerine, şimdi düşler, özlemler, temenniler
vardır. Artaki Candan (1885-1948), yine karara giden
nağmeleri oynak desenlerle örülü kürdilihicazkâr
şarkısında sevdiğiyle mehtaplı bir gecede denize
açılmayı düşler :
Ay dalgalanırken suların oynak izinde
Mehtâba
açılsak gecenin şen denizinde
Dalsam o derin gözlere bir lâhza dizinde
Mehtâba
açılsak gecenin şen denizinde
Bimen Şen (1872-1943), suzidil şarkısında çamlarda
dolaşmak emelindedir:
Çamlarda dolaşsak yine hülyalara dalsak
Her şeyden uzak gâilesiz biz bize kalsak
Mehtâbda
uzak enginlere bin kahkaha salsak
Hep yan yana, hep baş başa, hep diz dize
kalsak
Şerif İçli (1899-1956) ise neva şarkısında, mekânı
önemsemeksizin, sadece sevdiğiyle gezmek dolaşmak ister,
bu düşün temennileriyle umutlanır:
Birlikte bu akşam çıkalım seyre civânım
Mehtâbı içip
mest olalım rûh-ı revânım
Hüsnün gülüdür, bülbülü gönlümdür o aşkın
Gel bülbülü sen güle kavuştur e mi cânım
B. MEHTABIN
SEYRİNE VARILAN SEMTLERLE MEKÂNLAR
1. Boğaziçi
Repertuarın bir bölümünde ise mehtapla birlikte
özdeşleşmiş İstanbul semtlerini, hangi mekânların
ruhlarda ne gibi titreşimler bıraktığını gözlemlemek
olasıdır. Bunların ilk akla geleni, kuşkusuz mehtâbiye
ve mehtapla özdeşleşmiş Boğaziçi semtleridir. Alâeddin
Yavaşça (1926-.....), hicaz şarkısında mehtabı ve
Boğaziçi'nin mehtabına doyulmaz semlerini âdeta
hayranlık ve şükür hisleri akseden nağmelerle anlatır:
Boğaziçi şen gönüller yatağı
Her bucağı âşıkların otağı
Yamaçları sanki cennetin bağı
Mehtâbı
hoş, güneşi hoş, günü hoş
Boğaziçi herkesi
eder sarhoş
Pırıltılar oynaşırken sularda
Ötüşürler martılar kutularda
Tarabya'da, Bebek'te, Üsküdar'da
Mehtâbı
hoş, güneşi hoş, günü hoş
Boğaziçi herkesi
eder sarhoş
Yorgo Bacanos (1900-1977)'un pek sık okunmayan, oysa
hüseyni makamına çok ayrı bir tat vermiş, gerek klâsik
gerekse halk müziği kaynaklı hüseyni motiflerinden uzak,
oynak ve sıçramalı nağmelerle örülü şarkısında, mehtabın
seyredildiği mekân Çamlıca'dır:
Bir yaz gecesi Çamlıca
mehtâbına geldin
Billah o gece sen iki
mehtâba bedeldin
Aydan da, güneşten de,
mehtâbdan da güzeldin
Billah o gece sen iki
mehtâba bedeldin
Öte yandan
Avni
Anıl (1929-.....), kürdilihicazkâr şarkısında mehtabı
Kanlıca'dan izler:
Bir geceye bir ömür
verilir Kanlıca'da
İstanbul'un sırrına
erilir Kanlıca'da
Mehtâb oynar su
ile ışıklar gelir dile
Geçmiş sevdalar bile
dirilir Kanlıca'da
Haşim Bey
(1815-1868)'in müstear şarkısında ise Tarabya, Küçüksu
mehtâbiye mekânlarıdır:
Ey şûh seninle gizlice
Mehtâba çıksak
bir gece
Kimseye açma mahfice
Mehtâba çıksak
bir gece
Binsen Küçüksu'dan nihân
Olsak Tarabya'ya revân
Bir çifte zevrâkla hemân
Mehtâba çıksak
bir gece
Sadullah Ağa
(1760-1825)'nın özellikle nakarat bölümlerinde nefis
trillerle örülü ünlü hicazkâr şarkısında da, mehtap
anılmaksızın, gizlice gidilen Göksu'dan söz edilir ki
kim bilir belki bu eser de mehtaplı bir gecenin
hatırasıdır:
Gel seninle ey serv-i
revân
Olalım mahfice Göksu'ya
revân
Dide-i ağyârdan olup
nihân
Olalım mahfice Göksu'ya
revân
2. Marmara
Boğaziçi'nden başka Marmara da mehtap şarkılarına sıkça
konu olmuştur. İsak Varon (1884-1962)'un hüseyni şarkısı
gerek güfte gerekse beste açısından bir tablo gibidir:
Baygın suların göğsüne
yaslandı da bî-tâb
Şen Marmara'nın kalbini
dinler gibi mehtâb
Bin hatıra canlandı
güzel mavi denizde
Ruhum eriyip aktı ayın
çizdiği izde
Sevda
temennileriyle dolu, hatta zemin bölümlerinin birinci
tekrarlarında yakarışı andıran duygu dökümleriyle
işlenmiş
Şerif
İçli (1899-1956)'nin nihavend şarkısında yine mehtap ve
Marmara birlikte yer alır:
Gece sahilden açıp
sandalı enginlere biz
Uyuyan Marmara'nın
koynuna girsek ikimiz
Öpüşürken iki âşık gibi
mehtâpla deniz
Biz de tâ fecre kadar
böyle sevişsek ikimiz
Türk Müziği
nazariyati, usulleri ve kudüm velveleri üzerine bir
çalışması da bulunan
İsmail Hakkı Özkan'ın temsili aktarımlara açık
nihavend şarkısı, adı anılmamakla beraber, yine Marmara
çağrışımları ile örülüdür:
Mehtâb
uyanırken gece aşkın denizinde
Yatsam, uyusam gizlice
sandalla dizinde
Süratle geçen dalgaların
sâkin izinde
Yatsam, uyusam gizlice
sandalla dizinde
3. Adalar
Adalar da, şarkılarda mehtapla anılan mekânlardan
biridir. Geçmişte kalmış bir akşamı için için özlediği
kürdilihicazkâr şarkısında Muzaffer İlkar (1910-1987),
âdeta o ânı yeniden yaşar ve yaşatır:
Çamlar arasından
süzülürken mehtâb, neydi o akşam Adalar
Hâlâ titriyorum o geceyi
anıp, neydi o sesler, şarkılar
Rüzgâr, deniz, mehtâb,
inliyordu âlem, neydi o akşam
Geçti, geçti yıllar,
gönüllerde kalan, hatıralarla şarkılar
Yesari Arsım
Arsoy (1900-1992)'un kürdilihicazkâr şarkısında ise
Dil'deki mehtaptan bahis açılır:
Uçsun Ada'dan gönlüme
sinendeki gamlar
Yelpazelesin ruhumu şen
Dil'deki çamlar
Mehtâb ile gönder
bize binlerce selamlar
Yelpazelesin ruhumu şen
Dil'deki çamlar
Sadettin Kaynak
(1895-1961)'ın az bilinen muhayyer şarkısında yine
mehtap seyri için gidilen semt Adalar'dır:
Ada'ya gidelim bir
gececik bizde kal
Mehtâbda zevk
edelim bir gececik bizde kal
Çamlıklarda gezelim,
plajlarda yüzelim
Ne olursun güzelim bir
gececik bizde kal
Ve Heybeli mehtaplarına içten bir övgü: Yesari Arsım
Arsoy (1900-1992)'un meşhur sultaniyegâh şarkısı. Her ne
kadar her gece mehtap olmayacaksa da, belki ayda birkaç
geceye rastlayan o dolunay, bütün bir zamana bedeldir ve
şairi olsun, bestekârı olsun bu duyguyu anlatmak için
böyle söylemişlerdir:
Biz Heybeli'de her gece
mehtâba çıkardık
Sandallarımız neş'e
dolar, zevke dalardık
Saz seslerimiz sahile
aksettiği o demler
Etrafı bütün şarkı,
gazellerle yakardık
4. İzmir
Mehtapların vazgeçilmez mekânı İstanbul iken,
Sadettin Kaynak (1895-1961)'ın bir muhayyer şarkısında
ilginç bir biçimde İzmir mehtaplarından söz açıldığı
görülür. Bu, dönemin koşulları itibari ile müziğin tema
coğrafyasını tüm Anadolu'ya yayma politikasıyla ilintili
olarak açıklanabilir belki. Öyle ki eserin bestesi gibi
sözleri de bir nebze aykırılık taşır. Bütün bunlara
rağmen eser, İstanbul dışında bir mehtabı anması
bakımından yine de kayda değerdir:
Bu gece mehtabı
koynuna almış
Saçından inciler
parlayan İzmir
Denizin dibinde
uyuyakalmış
Eflatun mayolu genç
bayan İzmir
C.
MECÂZÎ MEHTÂP
1. Sevgilinin Varlığı
Bazı eserlerde ise, mehtap mezacî bir anlama bürünerek,
sevgilinin varlığından duyulan haz, neşe, ferahlık gibi
hisler mehtap zevkiyle bir düşünülmüş, sevgilinin
varlığı âdeta bir mehtaba benzetilmiştir. Sözgelimi
Münir Nurettin Selçuk (1900-1981)'un hicaz şarkısında
ancak sevgilinin varlığıdır gecelerin sıkıntısını alacak
ve bir mehtap rahatlığı verecek olan:
Gittin de bıraktın beni
aylarca kederde
Mehtâb oluyordun
bana aysız gecelerde
Derman olur ancak
dönüşün bizdeki derde
Mehtâb oluyordun
bana aysız gecelerde
Çok benzeri
duyguları taşıyan bir diğer eser ise, Fethi
Karamahmutoğlu (1942-1999)'nun aynı makamdaki
şarkısıdır. Sevilen birinin varlığı, bu eserde de, odaya
dolan mehtap kadar huzur ve ferahlık vericidir:
Hiçbir şeyde gözüm yok
Sen yanımda ol yeter
Kapkaranlık odama
Mehtâb gibi dol
yeter
Yağmur
vururken cama
Dalarken
gece gama
Özleyen
kollarıma
Usulca sokul
yeter
Sevgilinin özlemiyle dolu kürdilihicazkâr şarkısında
Muzaffer İlkar (1910-1987), 'o'nun gelişiyle ulaşılan
hazzı, mehtabın doğuşunun şevkiyle özdeşleştirir:
Gel sen bize akşam yine
mehtâb görünsün
Dök bağrıma zülfün gece
meltemle sürünsün
Kalbim yine aşkınla
taşıp şevke bürünsün
Dök bağrıma zülfün gece
meltemle sürünsün
Balıkçı Hafız Efendi (?-1875?)'nin az bilinen
nevabuselik şarkısı da benzeri hislerle örülüdür:
Bezm-i târîki cemâlin
ile pür-tâb edelim
Bu gece meclise gel biz
bize mehtâb edelim
Dil-i mihnetzedeyi bari
safâyâb edelim
Bu gece meclise gel biz
bize mehtâb edelim
Bimen Şen (1872-1943)'in hicaz şarkısında ise,
sevgiliyle sahilde dolaşılan bir gecede gönlü coşturan
gökteki mi, sevgilinin cismindeki mehtap mıdır,
bilinmez:
Sâhilde bu şeb yar ile
bir zevkini sürdüm
Ömrümde felek bir gece
mehtâbını gördüm
Çektim yüzünün örtüsünü
âba düşürdüm
Ömrümde felek bir gece
mehtâbını gördüm
2. Sevgilinin Seyri
Sevgilinin varlığının yanı sıra, seyri de mehtap
seyrine benzetilmiştir şarkılarda. Zaharya (?-1740?),
azınlık bestecileri içinde de özel bir yeri olan, klâsik
okula en sadık gayri-müslim bestecilerin başında gelen
bir isimdir. Klâsik repertuarın en güzide eserlerinden,
özellikle terennüm bölümlerindeki nağme örgülerinde
hayranlık ve yalvarma hislerinin zirveye ulaştığı
hüseyni ağır semaisinde, sevgiliyi seyir, ayı on
dördünde seyretmek gibidir:
Tal'atın devr-i kamerde
mihri âlem-tâb eder
Seyret on dördünde ol
meh âlemi mehtâb eder
Nâfizâ ben böyle bir
mest-i tegâfül görmedim
Her nigâh-ı çeşmi bir
remz-i nihân işrâb eder
Rifat Ayaydın (1895-1974) da hicaz şarkısında mehtabı
seyreder gibi seyretmek emelindedir sevdiğini:
Yorgun düştüm
koklamaktan hayalini dün yine
Sürüklendi hasta gönlüm
gözlerinin rengine
Rûha dolan mehtâb
gibi dalsam yine seyrine
Sürüklendi hasta gönlüm
gözlerinin rengine
3. Sevgilinin Yüzü
Eserlerin bir bölümünde ise sevilenin yüzünün bir
mehtaba benzetilmiş olduğu dikkat çeker. Pek çok fasıl
şarkısına imza atmış, hareketli ve kıvrak nağmelerle
örülü eserleriyle nev-i şahsına münhasır bir besteci
olan Nasibin Mehmet Yürü (1882-1953)'nün, yine bugün
için neredeyse tamamiyle unutulmuş hüzzam şarkısı, aşığa
yaşama sevinci veren sevgilinin yüzündeki nurla, gökteki
ay ışığını mukayese eder ve birincisini daha güzel
bulur:
Mehtâbı
karanlık bırakan hüsn-i mücessem
Kalplerde kayıtsız
dolaşan bir sızısın sen
Bahtım gibi insâfı biraz
kıt mı ne bilmem
Leylin perisi, ilâhesi,
yıldızısın sen
Hiç kimseye yar olmayan
aşkın kızısın sen
Haydar Tatlıyay
(1890-1963)'ın yine az çalınıp okunan hüzzam şarkısında
da sevgilinin yüzü bir mehtaptır:
Gönlüm yüzündeki
mehtâba daldı
Sen mi aydan, ay mı
senden nûr aldı
Issız gecelerde yıldız
yok iken
Sen mi aydan, ay mı
senden nûr aldı
Yine aynı bağlamda değerlendirilebilecek bir eser,
Selahattin Erköse (1929-.....)'nin muheyyerkürdi
şarkısıdır:
Güzel yüzün mehtâp
gibi kalbime dolsun
Hiçbir gün kararmasın
ömrüm seninle solsun
Güneş kadar parlak
gözlerin kalbime dolsun
Hiçbir gün karamasın
ömrüm seninle solsun
Ve Musa Süreyya Bey (1884-1933)'in çok ince nağme
motifleri ile örülü, ezgisinde asil duyguları barındıran
sûzinâk şarkısı:
Sensiz geceler geçti
hayâlât ile bî-hâb
Göster bana gül çehreni
ey sevgili mehtâb
Sevdâna düşen olmayacak
bil ki şifâyâb
Göster bana gül çehreni
ey sevgili mehtâb
4. Sevgilinin
Gözü
Fahri Kopuz (1882-1968)'un nihavend makamının
durgun ve lirik yapısına ayrı bir kıvraklık katan,
sekizlik ve onaltılık notaların çokluğu sayesinde eserin
duygusuna şûhane bir eda kazandıran şarkısında ise,
sevgilinin gözündeki o can alışı işve, o sevgi ışıltısı
mehtaba benzetilir:
Saçların hayatımın
neş'esiyle örgülü
Gözlerinde gecemi
aydınlatan mehtâb var
Kırmızı dudakların
baharımın ilk gülü
Gözlerinde gecemi
aydınlatan mehtâb var
D.
BİR NOSTALJİ ÖĞESİ OLARAK MEHTAP
1. Sevgilinin Yad Edildiği Bir Ân: Mehtap
Repertuarın bir bölümünde de sevgiliyi ve onunla
birlikte geçen günleri hatırlatan bir öğe olarak yer
alır mehtap. Zaman, yaşanmış ve geçmiştir. Şimdi artık o
günleri hatırlatan ne varsa onlara tutunmaya çalışılır.
Bunlardan biri de mehtaplı gecelerdir. Rakım Elkutlu
(1872-1948)'nun, mehtaplı gecelerde, bir zamanlar
sevgiliyle geçen günleri anıp hüzünlendiği hüzzam
şarkısı:
Aşkın bana biz gizli
elem oldu güzel yâr
Mehtâba bakıp
ağladığım çok geceler var
Hicrânla yanan kalbimin
âlâmını ger sar
Mehtâba bakıp
ağladığım çok geceler var
Semahat Özdenses (1913-.....)'in meşhur uşşak şarkısında
da mehtap, yine sevgilinin hatırlandığı bir ândır:
Mehtaplı
gecelerde hep seni andım
Belki gelirsin diye boş
yere yandım
Yeter Allah'ım yeter
çektiğim çile
Belki gelirsin diye boş
yere yandım
Özdenses
(1913-.....) hüzzam şarkısında da benzer bir anış
içindedir:
Dün gece mehtaba dalıp
hep seni andım
Öyle bir an geldi ki
mehtap seni sandım
Sevgili rüyana mı aldın
beni bir dem
Öyle bir an geldi ki
mehtap seni sandım
Erol Sayan (1936-.....)'ın rast şarkısında ise,
mehtapla, denizle hatırlanır geçen günler:
Aşk denilen ateşe
yanalım mı
El ele göz göze böylece
kalalım mı
Rüya dolu bir geceydi
Mehtâb ve deniz,
Seni andık ikimiz.
Göyüzünde yıldızları,
Yeryüzünde sevdalıları
biz sandık.
Mutluluk, şırıl şırıl
çağlayan gecede
Gönlümüz pırıl pırıl
neş'e dolardı.
Bizi yakansın, bize
koşansın.
Söyleyim ismini:
Sen aşksın...
Osman Nihat Akın (1905-1959) nihavend şarkısında,
geçmişe dönüp bakarken, âdeta hiçbir şey değişmemiş
gibi, o günleri dipdiri bulur:
Körfezdeki dalgın suya
bir bak göreceksin
Geçmiş gecelerden biri
durmakta derinde
Mehtâb, iri
güller ve senin en güzel aksin
Velhâsıl o rûyâ duruyor
yerli yerinde
Yesari Arsım Arsoy (1900-1992)'un nedense günümüzde az
icra edilen, oysa bir ayrılığın sonrasında hiç değilse
mehtaplı gecelerde hatırlanma tesellisini, yalın müzik
cümleleri ve masumiyet hissi duyuran nağme örgüleriyle
nefis işleyen uşşak şarkısı:
Bir hâtıra-yı aşksın
unutmam seni
Mehtaplı
gecelerde hatırla beni
Hayâlimden silemem yakan
buseni
Mehtaplı
gecelerde hatırla beni
2. Sevgilinin Sorulduğu / Özlendiği Bir Ân: Mehtap
Bu bölümde değerlendirilebilecek eserlerin bir bölümünde
ise sevgilinin özlendiği, ondan haber sorulduğu bir ân
olarak düşlenmiştir mehtap. Rakım Elkutlu (1872-1948)'nun
hicazkâr şarkısında, mehtaplı bir gecede, gelmeyecek
olan sevgiliyi mehtap bile aşığından sorar. Şarkıda
sevgiliyi mehtap bile aşığından sorarak, ayrılığın ne
derece kanıksanmadığı, bunu kimselerin yakıştıramadığı
duygusu çok iyi işlenmiştir:
Bekledim fecre kadar
gelmedin ah işte güneş de doğdu
Gece mehtâb seni,
gökler seni, âlem seni benden sordu
Dediler nerde o mehveş,
söyle o ahûya ne oldu
Gece mehtâb seni,
gökler seni, âlem seni benden sordu
Şen, oynak, coşku dolu nağme örgüleri ve alışagelmedik,
ancak makamın içine çok iyi oturan süslemeleriyle Türk
müziğinde çok özgün bir yeri olan Bimen Şen
(1872-1943)'in kürdilihicazkâr şarkısında ise, çok
özlendiği bir ân, mehtaplı bir gecede çıkıp gelmesi
hayâliyle, yıldızlara, mehtaba sorulur sevgili:
Her gece semâda ararım
seni
Yıldıza, mehtâba
sorarım seni
Mestâne ağlayıp anarım
seni
Girersen rüyama sararım
seni
Gonca
zannederim koklarım seni
Sinemde can
gibi saklarım seni
Şemsettin Ziya Bey (1883-1925)'in hicaz şarkısında
sevgilinin özlemi âdeta çamlara ve mehtaba sinmiştir:
Kim görse seni aşkına
hasr-ı emel eyler
Güller seni, çamlar
seni, mehtâb seni söyler
Sensiz yaşamaz hasta
gönül vuslatı bekler
Güller seni, çamlar
seni, mehtâb seni söyler
Melahat Pars (1918-2005)'ın hüzzam şarkısında ise,
umutsuz bir bekleyişin içinde mehtap sanki sevgiliden
taşıdığı son izlerle veda şarkısı söyler:
Sazlar kırılan
gönlümüzün hüznünü söyler
Mehtâb suya
düşmüş de, bu son şarkıyı söyler
Hep boş yere lâkin,
çekilen âh u eninler
Bilmem bu rûhlar acep
nerde serinler
Fehmi Tokay (1889-1959)'ın segâh şarkısı da kim bilir
kaç kere dolaşılan gecelerin özlemi ve belki de
olmayacak bir düşün temennisi ile örülüdür:
Kaç kerre dolaştıktı kuş
uçmaz gecelerde
Sesler duyulur gerçi
konuşmaz gecelerde
Kalsak ne olur subha
kavuşmaz gecelerde
Mehtâb, ikimiz,
hâtıralar yan yana Leyla
Ve Muzaffer İlkar
(1910-1987)'ın nihavend şarkısı:
Sensiz her gecenin
sabahı olmayacak sanırım (ah dertliyim)
Kararan gönlüme güneş de
doğmayacak sanırım (ah dertliyim)
Mehtâba yalvarır,
semâdan geleceksin sanırım (ah dertliyim)
Sana bir cân ile
bağlıyım seni candan severim (ah dertliyim)
3. Sevgiliden Uzak Azâp Olan Bir Ân: Mehtap
Bazen de, sevgiliden uzak, bir azap olmuştur mehtap. Bu
eserlerde mehtap, huzur ve rahatlık verici değil, aksine
sıkıntı ve keder taşır. Öyle ki güzelim Boğaziçi
mehtapları bile teselli vermez ruha. Nuri Halil Poyraz
(1885-1956)'ın kürdilihicazkâr şarkısı:
İstanbul'a gel sensiz
harâb işte Boğaz da
Tad bulmuyoruz ah o
güzel mehtâb ile sazda
Öksüz gibiyiz senden
uzak işte bu yaz da
Tad bulmuyoruz ah o
güzel mehtâb ile sazda
Bimen Şen (1872-1943) de, hicaz şarkısında yalnız ve
bezgin geçen mehtaplara artık dargındır:
Günden güne rûhum daha
yorgun, daha argın
Bezgin yüreğim aşka da,
mehtâba da dargın
Gördüm ki bakıp karşıki
kumsallara dalgın
Bezgin yüreğim aşka da
mehtâba da dargın
Avni Anıl (1929-.....)'ın nihavend şarkısında da,
sevgilinin yanında geçen günler geride kaldıktan sonra,
mehtabın da zevki yoktur artık:
Mâziyi düşündüm de
yoruldum hâlin elinde
Gönlüm hâlâ o geçen
günlere dönmek emelinde
Mehtâb ömrüme
doğsa da istemem artık
Gönlüm hâlâ o geçen
günlere dönmek emelinde
4. Artık Geri Gelmeyecek Günlere Ağlayan: Mehtap
Kimi zaman geçmişe dönmek, hatta hatıralara tutunmak
bile bir umut, bir teselli olmaktan çıkar. Elde hiçbir
şeyin kalmadığına inanıldığı bu ân, o günleri hatırlatan
ne varsa, avuntu değil, ıstırap olur. Mehtap bile ağlar
geçip giden ve artık geri gelmeyecek günlere. Şükrü
Tunar (1907-1962)'ın rast şarkısı:
Durgun suya mehtâb
gecenin hüznüne ağlar
Yalnız gibi her şey beni
hicrânına bağlar
Gökler dile gelse bana
hüsrânını çağlar
Yalnız gibi her şey bana
hicrânını çağlar
Alâeddin Yavaşça (1926-.....)'nın nihavend şarkısı da
aynı umutsuzluk ve yeis hisleri ile doludur:
Bir mutlu günün hâtırası
var
Kalbin acı bir mâziyle
yanar
Mahzun bir gönül ve
yaşlı gözler
Bir teselli yok mâziden
eser
Hâlâ dün gibi
gözyaşlarında
Şimdi o Boğaz
akşamlarında
Mehtâba bakıp
ağlıyor yer yer
Şimdi o Boğaz
akşamlarında
Özgün melodi yapılarıyla Türk müziği kanonik yapısını
ustaca genişleten Selahattin İçli (1923-.....)'nin
kürdilihicazkâr şarkısı, gerek melodi, gerekse güfte
itibariyle zengin çağrışımlara açıktır. Sevgiliden artık
bir selamın bile ulaşmadığı o yerde, bir şarkı perde
perde ağlarken mehtabın rengi nihavenddir. :
Senden kalan bir
bûsedir, dermân olan bu derde
Mehtâb nihavend,
gönül hüzzam, nağme uşşak o yerde
Ağlardı başka bir hicrân
her şarkıda perde perde
Sabâ yine esen rüzgâr,
gel gör yardan selam nerde
Mehtâb nihavend,
gönül hüzzam, nağme uşşak o yerde
5. Artık Geri gelmeyecek Günlere Dönüş Hülyâsı:
Mehtap
Buna karşın Türk müziği repertuarında yer alan bir eser
vardır ki, geri gelmeyeceği çok iyi bilindiği halde, o
günlere hiç değilse bir gün için yeniden dönebilmek
temennisi ile bir mehtaba yalvarır. Evç makamının asil,
vakur ve derin hislere açık nağme örgüleriyle işlenmiş
şarkısında İsmail Baha Sürelsan (1 |