|
Bilindiği gibi 9. ve 10. yüzyıldan başlayarak Türkler
kademeli bir şekilde Orta Asya'dan hareketle İran ve
Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya geldiler. Bu uzun
göçlerinde tüm kültürleri gibi onun bir parçası olan
müzik ve çalgılarını da beraberinde getirdiler.
Toplumların yaşadığı koşullar ve ortam, "hissedişleri"
öylesine değiştiriyor ki bu, seslerle duygu ve
düşünceleri ifade etme biçimi olan müziği de ve tabii ki
zincirleme olarak çalgıları da tamamen değiştiriyor.
Türk dünyasında da farklı bir şey olmadı. Yeni şartlar,
yeni yaşamlar ve kültür etkileşimleri müziği ve tabii ki
çalgıları da değiştirdi.
Denilebilir ki bu sebeple Türk müziği çalgıları her
yüzyılda bir neredeyse tamamen değişmiş belli bir
dönemde çok gözde olan bazı çalgılar daha sonraki
dönemlerde gözden düşmüş bazıları tümüyle kullanılmaz
olmuşlardır.
Geçmişin en önemli sazları arasında yer alan eski ud,
çeng, mıskal gibi sazlar kayıplara karışmıştır. Mesela
bu kayıp sazlardan biri olan "girift" adlı sazın ne işe
yaradığını bilen bir musikici bile yoktur bu gün. Santur
ile rebab da can çekişiyor hâlâ.
Aynı şekilde Lale devrinde (1718-1730) çalgı takımı
musikâr, çöğür (veya tanbura), daire, rebab gibi
çalgılardan oluşurken, III Selim devrinde sinekemanı,
tambur, santur ve ney ön plana çıkmıştı. 19. yüzyılın
ortalarına gelindiğinde ise, kemençe ve lavta çalgı
takımına katılmış, sinekemanı ve santur eski itibarını
kaybetmeye başlamıştır.
Bu yüzyıl geleneksel Türk müziği ve çalgılarının artık
radikal değişime başlangıç yüzyılıdır. Sultan III.
Selim'le başlayan ve Tanzimat Fermanıyla (1839) hızlanan
yenileşme, batılılaşma (çağdaşlaşma) çabaları Türk
Müziği ve çalgılarında da kendini göstermiştir. Ancak
bütün bu yönelişler idari, siyasi ve askeri alanlarda
olduğu gibi müzik için de sığ ve köksüzdür. Çünkü
Osmanlı gerçekten bir yenileşme (reform), batılılaşma
değil, devletin gücündeki kötü gidişi durdurmak, deyim
yerindeyse yok oluşunu engellemek istiyordu ve bunu
yaparken de yapısal sorunlarına temel çözüm bulmak
yerine bazı "makyaj"larla kurtulabileceğini sanıyordu.
Türk Müziğindeki çağdaşlaşma çabaları da benzer çizgiyi
izlemiştir.
Bu cümleden olmak üzere mehterhanenin kaldırılıp yerine
Mızıka-yı Hümayun'un kuruluşu ve bir İtalyan müzik adamı
olan Donizetti Paşanın getirilişi bu açıdan
değerlendirilmelidir. Başka bir deyişle 19. yüzyılda
Türk Müziği çalgılarındaki gelişim ve anlayış
değişikliği toplumsal ve kültürel bir doğal akış sonucu
olmayıp, diğer alanlarda da olduğu gibi bir "özenme"
idi. Mesela; aslında bando olarak kurulmuş olan Mızıka-yı
Hümayun, kuruluş amacına hiç de uymayacak biçimde
sonraları genişletilmiş ve bünyesine yaylı çalgılar
orkestrası, tiyatro, opera, operet katılarak batı müziği
normlarında eserler icra edilmeye başlanmıştır. Yeniçeri
ocağının kaldırılıp yeni askeri organizasyon için
kurulan Mızıka-yı Hümayun bünyesinde yukarda belirtilen
icraların yapılması tipik bir "eğreti" duruş ve
özenmeydi.
Böylece kurulan bu yeni orkestralar vasıtasıyla viyola,
viyolonsel, klarnet ve obua gibi Türk Müziğine yabancı
olan çalgılar Osmanlının müzik dünyasına girmeye
başladı. Ayrıca saraydaki fasıl topluluğu (geleneksel
Türk Müziği icra eden bir tür koro, topluluk) da bu
gelişmelerden etkilenmiş ve ikiye ayrılmıştır. Biri
geleneksel müzik ve çalgılarıyla devam ederken bir
diğeri, topluluğu bagetle yöneten bir şef, keman,
viyolonsel, ud, lavta, kitara, mandolin, flüt, ney,
kanun, trombon, darbuka, kastanyet, zil ve solistlerden
oluşan yeni bir anlayış geliştirdi. Bu yeni anlayışla
kurulan fasılda majör ve minöre yakın makamlardaki
Peşrev ve Saz Semailer, hafif şarkılar, köçekçeler ve
oyun havalarının armonize edilmesiyle oluşan bir
repertuar icra edildi.
Tabii ki geleneksel Türk Müziği de bu dönemlerde
yaşamını sürdürmüşse de Sarayın birinci tercihi batı
müziği olduğundan ikinci plana düşmüştü. Ağırlığını
saray dışında sürdürmeye başlamıştı.
Ancak bu, Türk Müziği besteci ve icracıları arasında
deyim yerindeyse bir " çatlamaya" , "bölünmeye" de neden
oldu. Önderliğini ve teşvikini sarayın yaptığı bu batı
müziğine yakınlaşma hareketi geleneksel Türk Müziği
bestecilerini rahatsız etmişti. Özellikle hâlâ sarayda
bulunan ve o devrin zirvesinde olan bestekârlar (Dede
Efendi) gibi bütün bu olanlar karşısında küskündüler.
Bütün bu bölünmeler, kırılmalar, küskünlüklere rağmen
"geleneksel kesim", bu çok kuvvetli batıdan esintiye pek
duyarsız kalamadı. Bu cümleden olmak üzere geleneksel
kesimin liderlerinden olan Dede Efendi bile Viyana
valslerinden etkilenerek " Yine Bir Gülnihal" gibi tipik
bir vals besteledi.
Bundan sonra gelen kuşak da Tanburi Cemil Bey, Ali Rıfat
Çağatay gibi besteciler bu çizgide örnekler verdiler.
Dolayısıyla bestecilerin daha geniş ses sahası kullanımı
isteyen, daha yüksek teknik ve ajilite gerektiren
eserler bestelemeleri sazları zorlamaya başlamış ve
çalgıların yenileşme zorunluluğu ortaya çıkmıştır.
Örneğin Kanun 19. yy a kadar tel boyları başparmak veya
madeni akort anahtarı ile kısaltılıp uzatılırken, bundan
sonra önce hareketli küçük makaralar bu da yetmeyince
mandallar çakılarak kullanılmaya başlandı. Bu kanunun
ses sahasının genişliği ve icrada büyük olanaklar
sağladı ki, bu anlayış değişikliğinin çalgıyı evrime
zorlamasının tipik bir örneğidir. Aynı şekilde önceleri
farklı şekilde akort edilen ve daha çok birinci ve
üçüncü parmaklarla çalınan udun da, bu gün uygun akort
düzenlemesi ile ses sahası genişletilmiş ve icrada dört
parmak da aynı ağırlıkta kullanılarak teknik
geliştirilmiştir.
Orijini milattan
öncelere dayanan tanbur kaynaklarda önceleri iki telli
daha sonra da üç telli olmuştur. Geçmiş dönemlerde iki
oktav genişliğinde bir sazdı. İcrada, sadece en alttaki
çift tel kullanılır, üst teller ise ahenk teli
vazifesini görürdü. Fakat bu gün bu teller de icraya
katılarak ve tanburun imkânları genişletilmiş ses
genişliği de 3,5 oktava çıkartılmıştır. Bunlar şüphesiz
lüzumlu ve olumlu gelişmelerdir.
Kemençe çalgılardaki bu gelişimin en tipik
örneğidir.
Ok ve yay insanlığa ilk yaylı çalgı fikrini vermiş
olabilir. Hemen tüm kaynaklar bu yaylı çalgıların orta
Asya ya da Hindistan yani doğu kökenli olduğunu
söylüyor. Bu gün batı müziğinin vazgeçilmez çalgısı olan
kemanın oluşumu da kuşkusuz bu yaylı çalgılardan olan
Kemençenin evrimi sonucudur. Bizim düşüncemiz odur ki
ilk kez doğuda kullanılan yaylı çalgıların biri olan
Kemençe zaman içinde gelişerek, 10. yüzyıldan başlayarak
özellikle İslam uygarlığı aracılığıyla Kuzey Afrika ve
İspanya'ya geldi. Osmanlı imparatorluğu'na Polonya ve
Macaristan üzerinden yani Balkanlardan gelmiştir.
|

Resim1.
Rebec
|
Türk müzik tarihinin bilinen en eski kemençe icracısı
sultan 19. yy da II. Mahmut döneminde yaşayan Tahir Ağa'dır.
Ancak bu tarihten geriye doğru gidildiğinde,
ayrıntılarıyla kemençenin gelişimini izlemek son derece
güçtür. Orta Asya Türk boylarında "Iklığ" olarak
isimlendirilen bu çalgı, Araplar arasında " Rebab",
Avrupa'da "Rebec", Yunanistan ve Ege adalarında
"lyra", Macaristan'da "hegedü" İran'da ise " Kemançe,
Kemane, Kemane" olarak da anılıyordu. |
Yani Kemençe ismi Farsça kökenlidir. Dikkat edilirse
Iklığ, rebap, kemençe ve çok farklı bir çalgı olan
Karadeniz kemençesi gibi farklı çalgılardan söz
ediyoruz. Bunlar birbirine benzeyen ancak kesin olarak
ayırt edilemeyen zaman içinde daima birbirleriyle
karıştırılmış çalgılardır. Ancak burada önemli bir farkı
belirtmeliyiz. Bu çalgılardan bazıları keman gibi omuza
dayayarak, bazıları da diz üstünde tırnak yüzlerini
tellere dayayarak çalınıyordu. Lehistan üzerinden
Osmanlı'ya gelen kemençenin bu ikinci türden (diz üstü
ve tırnakla çalınan) olduğu anlaşılıyor. Biz aşağıda
19. yüzyıldan itibaren Türk müzik hayatına girmiş klasik
kemençenin gelişimi üzerinde durduk. Yukarıda da
belirtildiği gibi 19. yüzyıldan geriye doğru
gidildiğinde gelişimi izleyecek verilerimizin çok
yetersiz oluşu bizi buna bir anlamda mecbur etti.
Kemençe armudi biçimde 50 cm boyunda bir çalgıdır ve sol
diz üzerine konularak çalınır. En önemli özelliği ise,
keman gibi tellerin üzerine basılarak değil, tırnak
yüzlerini tellere dayayarak çalınmasıdır. Gövde kısmında
dut, ceviz, erik, ardıç, çınar, karaağaç, akağaç, gül ve
pelesenk gibi değerli ağaçlar kullanılır. Ses tablosunda
ise genellikle selvi ağacı kullanılır.
Önceleri halk çalgısı olarak sadece oyunlu müziklerde
ritim sazı olarak lavta ve ritim aletleri ile birlikte
kullanılıyordu. Kemençenin bu sırada akordu do- sol- re
(3. 2. 1. teller) idi. Fakat en sağdaki 3. tel olan do
teli ahenk teli vazifesi görürdü. 19. yüzyılın
ortalarına kadar sadece ritim için kullanılan ahenk teli
bundan sonra diğer tellerle uyumlu olarak re sesine
akortlanmış ve üçlü bir bütünlük ortaya çıkmıştır. Yani
artık kemençe üç telli olmuştur. Bu da kemençenin melodi
zenginliğini arttırmış, zamanın yüksek tabakasınca daha
çok ilgi görmesine ve aranan bir çalgı olmasına sebep
olmuştur. Böylece üçüncü telin ilavesiyle kemençe klasik
Türk Müziğinin vazgeçilmez çalgılarından biri haline
geldi.
Kemençenin bu gelişimi ile ses sahası da genişlemiş ve
çok doğal ki icracıları da çoğalmaya başlamıştır. (Vasil,
Nikolaki, Cemil Bey gibi)
Bütün bunlar kemençenin kullanım sahasının önünü açmışsa
da örneğin Cemil Bey gibi çok büyük icracılar bununla da
tatmin olamamış ve yeterli ses genişliğini bulmak için
4. tel arayışlarına başlamışlardır. Birkaç icracı bunu
1845-1907 yılları arasında denemişlerse de bu denemeler
kısa süreli olmuş, kalıcı bir sonuç çıkmamıştır. Ancak
bu 4. telin bir ihtiyaç olduğu gerçeğini
değiştirmiyordu.
1930'lu yıllarda müzikolog ve besteci Saadettin Arel ilk
kez Kemençenin gelişimi meselesine bir bütün olarak
bakmış ve kemençenin tel boylarını eşitleyerek 4. teli
kullanımı fikrini ortaya atmıştır. Arel ayrıca keman
ailesindeki gibi "Kemençe Beşlemesi" düşünüyordu.
Böylece soprano, tenor, alto, bas ve kontrbastan oluşan
bir çalgı grubu ilk kez gündeme geldi. Arel
bu düşüncesini hayata geçirmiş ve 1934 yılında bu
beşlemenin imalatını gerçekleştirmiştir. Soprano, alto,
tenor kemençeler geleneksel kemençe gibi tellere
tırnakla temas suretiyle çalınırken, viyolonsel ve
kontrbas kemençeler, tellerle basılmak suretiyle
çalınıyordu.
Ancak bütün bu gelişmeler Türk müzik çevrelerinde çok
yaygın bir kabul ve kullanım alanı yaratamadı. Ve bu
konu 1970'li yılların ortalarına kadar bir daha gündeme
gelmedi. Nihayet 1974 yılında kemençe icracısı hocam
Cüneyd Orhon ve luthier Cafer Açın, kemençenin 4 telli
ve tel boyları eşit olması konusunda fikir birliği
içinde, beraber çalışarak bu gün kullandığımız ilk 4
telli kemençeyi yaptılar. Bu arada 1976 yılında
Türkiye'de ilk defa Türk Müziği Devlet Konservatuarı
açıldı. Kurulan bu konservatuarda tel boyları eşitlenmiş
4 telli soprano kemençe eğitimi programa alındı aynı yıl
sonlarında da çalgı yapım atölyesi programına ve alto,
tenor, bas kemençelerin yapımı eklendi. 2000'li yıllarda
bu eğitimi almış 50 kadar öğrenci İstanbul Devlet Türk
Müziği Klasik korosu başta olmak üzere birçok koro,
orkestra ve müzik etkinliklerinde soprano kemençeyi
kullanıyorlar.
3 telli kemençeden 4 telli kemençeye geçiş şu
avantajları getirmiştir.
- 3 telli kemençe akordu pestten tize doğru la -re- la
olarak 4'lü ve 5'li aralıklarla sıralanır. Orta teli
diğer iki telden daha uzun olduğu için telden tele
geçerken el aşağı yukarı inip çıkar ve bu çalmada zorluk
yaratır. 4 telli kemençenin tel boyları eşittir. Ve
akordu keman gibi sol- re- la- mi şeklindedir. Dolayısıyla 3 telli kemençede
çalınamayan zor eserler bile rahatlıkla
çalınabilmektedir. Ayrıca 4 telin de birbirinden farklı
olmasından dolayı daha zengin armoniklere sahiptir.

Resim 2. 3
telli ve 4 telli klasik kemençe önden görünüş.
- 3 telli kemençenin sağlıklı kullanılabilir ses sahası
yegâhtan tiz nevaya kadar 2 oktavdır. 4 telli kemençenin
sağlıklı kullanılabilir ses sahası kaba çargâhtan tiz
gerdaniyeye kadar 3,5 oktavdır.
- 3 telli kemençede parmak doğrudan perdeliğe ve ses
tablosuna basar. Bir kemençe boylamasına yay gibi bir
eğim çizdiğinden teller alt eşiğe doğru göğüsten gitgide
yükselerek uzanır. La telini (2.tel) örnek alırsak
1.pozisyonda 1.parmakla basılan seste tel ile perdelik
arasında ortalama yükseklik 7-8 milimetre iken, bu
yükseklik daha tizlerde 11-12 milimetreyi bulur. Tırnak
yüksekliğini 11 mm. olarak alırsak tiz seslerde tel
tırnağın üstündeki ete değer bu da sağlıklı icrayı
engeller. Aynı zamanda parmak 4. pozisyondan itibaren
doğrudan ses tablosuna bastığından ses tablosunun
titreşimlerinin keser, sesin devamlılığı kaybolur.
- 4 telli kemençede ise parmakların üzerine basılacağı
özel bir klavye vardır ve tel her pozisyonda aynı
yüksekliktedir. Parmaklar göğse
basmadığından sesin gücü ve sürekliliği korunmuş olur.
Ayrıca klavye ve bir fazla burgunun getirdiği ağırlık bu
sazın çalınışında yararlı bir faktördür.

Resim 3. 3
telli ve 4 telli klasik kemençe yandan görünüş.
- 3 telli kemençe ile 4
telli kemençenin gerek şekil gerekse ölçüler açısından
hiçbir fark yoktur. Her ikisi de aynı ağaçlardan
yapılmaktadır. Ses kutusu (ana gövde) ve ses tablosu
(kapak, göğüs) aynı formda, aynı kalınlıkta, ses
kutusunun hacmi aynı kapasitede, derinliği, eğimi ve ses
tablosu delikleri aynı ölçülerdedir.
Özet olarak sesi
meydana getiren unsurlarda, materyal ve biçim açısından
fark olmadığı için 3 ve 4 telli kemençenin tını
özellikleri arasında da bir fark yoktur. Fakat Türk
müziğinde icracının bireysel özelliklerinin önde oluşu,
batı müziğinden çok daha belirgin olduğundan çeşitli
ekoller ve dolayısıyla bariz icra farklılıkları daha
vurguludur. Genellikle bu tavır değişiklikleri 3 telli
ile 4 telli kemençelerin farkı olarak algılanmaktadır ki
bu tamamen yanlıştır. Bu arada bütün kemençeler tel
sorunu yaşamaktadırlar. Diğer birçok saz için uygun tel
bulunabilmesine rağmen kemençeler bu imkâna sahip
değildir. İster istemez kemençe icracıları kendi
zevklerine göre değişik materyallerden yapılmış teller
kullanmaktadırlar. Bunun da bir fark yarattığı
düşünülebilir.
Kemençenin gelişimi sadece 3 tele bir dördüncünün
ilavesi değildir. Bunun yanında çağdaş çalgılarda olduğu
gibi dengeli bir akort sisteminin eklenmesi, simetrik
pozisyon imkânları yaratabilecek tel boylarının
eşitlenmesi, ses alanının genişletilmesi gibi özetle
özünü kaybetmeden yenileştirmek ve zenginleştirmek,
gelişmek anlamındadır.

Resim 4. Sefer Yücel Açın tarafından yapılan
sedef işlemeli 4 telli klasik kemençe.
Bu gün için tenor, bas ve kontrbas kemençelerin
kullanımı ileriye dönük bir temennidir. Ancak bir müzik
türünün gelişimi onun kullandığı çalgıların da
gelişimini zorunlu kılar. Bu sebeple çok sesli eserlerin
bestelenmesi ve sadece "çalgılar için beste" yapılması
gibi modern unsurların Türk müzik hayatına girebilmeleri
açısından kemençenin yukarda anlatılamaya çalışılan
"beşli" gruba sahip olması ümit veren bir sürecin
başlaması olacaktır.
Türk müziğinin çok belirleyici bir özelliği vardır. Bu,
batı müziğinden farklı olarak Türk müziğinin çalgısal
bir müzik olmayışı, temel çizgisinin solist oluşudur.
Dolayısıyla Türk müziğinde her zaman çalgılar ikinci
planda kalmış, deyim yerindeyse fonksiyonu hep solisti
"asiste etmek"ten ibaret olmuştur. Enstrümantal olarak
bestelenen müzik eserlerinde bile (Peşrev, Saz Semaisi,
Longa, Sirto) bestecinin ufku ve eserlerin sınırları
sanki bir solist varmışçasına beste noktasını
geçememiştir. Zaten Türk müziğinin elimizde bulunan
eserlerin içinde saz eserlerinin toplamının % 6-7
oranını bile bulamayışı bunu açıkça doğrular.
Şu çok iyi bilinen bir gerçektir ki müzikte özel olarak
çalgılar için yapılan beste ve çalışmalar çalgıların
gelişiminin temel dinamiğidir. Temelde çalgılar için söz
konusu olamayan bir müzik türünde, çok tabiidir ki
çalgıların evrimi de ağır olacaktır. Türk müziği ve Türk
çalgılarının anlaşılması çabalarında, bu tür müziğin
solist temelli oluşu ve çalgıların hemen sadece solist
için var oluşu mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.
Bundandır ki 4 telli kemençeden sonra kemençe ailesine
alto, tenor, bas, kontrbas kemençeler eklenemedi. Kaldı
ki 4 telli kemençe için bile hala bir eser yazılmış
değildir. Diğer Türk müziği çalgıları için de bu yargı
geçerlidir. Çalgılar için müzik eserleri yazılmadığı
sürece de Türk çalgılarının bir yerden daha ileriye
gitmesi mümkün görünmüyor. |