GİRİŞ
"Arap
(Arab)" İsminin Kökeni
"Arap
(Arab)" isminin nereden geldiği ve
kelime olarak kökeni hakkında fazla bir bilgi
yoktur. Anlamı ve ortaya çıkışı üzerine öne sürülen
çeşitli fikirlerden hangisinin tam olarak gerçeği
yansıttığı bilinmemektedir.
Mezopotamya'daki
arkeolojik kazılarda çıkan eski tabletlerden ve
kitābelerden elde edilen bilgiler ışığında; "Arap"
kelimesinin, bu yörede yaşayan "Sāmi"
kültüründen geldiği düşünülmektedir. Bu kaynaklarda
(eski kitābelerde) geçen ve "Arap" isminin
kökeni, "çöl ve çıplak ova" anlamına
gelen "Urbe" kelimesidir. Diğer bir
düşünceye göre ise; yine Sāmi dilinde aslı "İrab"
olan "Arab" sözcüğü; "ferahlık" veya "hākimiyet"
anlamına gelmektedir.
Tarihçe
Ancak günümüzde,
Arabistan'ın Sāmi kökenli ulusların doğum yeri ve
anayurdu olduğu teorisi pek fazla yandaş
bulmamaktadır. Bu durumda, Araplar kısaca; Sāmi
dilini konuşan, geçimini ticāretle sağlayan halk
olarak tanımlanabilir. Müslüman Araplar'ın tarihteki
büyük imparatorlukllardan birini kurması; "Arap"
kelimesinin, Arabistan'da (Arap Yarımadası) yaşayan
herkesi tanımlamak için kullanılmasına yol açmıştır.
Sāmi Alfabesinin
bulunması, develerin evcilleştirilerek kabîlelerin
Arabistan'a göç etmeleri M.Ö. 2000'lere
rastlamaktadır. [Araz: 196, 199) Arap Kabîleleri,
Suriye ve Mezopotamya'ya akınlar yaparak buralara
yerleşmiş; devecilikle geçimlerini sağlamışlardır.
Asur kaynaklarında, M.Ö. 853 yılından itibāren zaman
zaman saldırıya geçen Arap kral ve kraliçelerinden
bahsedilmektedir.
Araplar'ın
gelişimi ve krallıklar kurmaları, daha çok elde
ettikleri ticārî kazançlarla açıklanabilir.
Babil Kralı Nabunaid (M.Ö. 556-539), "Baharat
Yolu"nun geçtiği Kuzey Arabistan'ı alabilmek için,
sekiz yılını Tema'da (Teyma) geçirmiştir.
Kuzeybatıda Kedar (M.Ö.VII. ve IV.yüzyıllar), yerini
daha sonra Nabatiler'e bırakır (M.Ö. IV.yüzyıl - M.S.
II.yüzyıl). [Doğrul 1973: 196) Güneybatıda Sabā, Maan, Kataban ve Hadramut, kabîle aşamasını geride
bırakarak siyasî bir birlik kurarlar. M.Ö.
V.yüzyılda oluşturdukları yerel alfabe ile (Güney-Arap
Alfabesi), yazılı anıtlar dikmeye, yerleştikleri
alanı kitābelerle donatmaya başladılar.
Yahudilik
ve Hıristiyanlığın ortaya çıkması nedeniyle
buralarda bir çok savaşlar olmuş ve bunlar,
Hıristiyan Habeşler'in VI.yüzyıl başında ülkeyi
istilā etmesi ile son bulmuştur. 575'te Persler
tarafından yıkılmıştır.
Araplar'ın tarihi, İslâm'ın doğuşunun, yayılışının
kısaca; İslâm Tarihi'nin aurılmaz bir parçasıdır.
Araplar'ın fetihleri, bu noktada 3 ana dönemde
incelenebilir:
1. Hz. Muhammed
Dönemi Fetihleri: Peygamber hayattayken asıl
Arabistan'ı egemenlik altına almak amaçlanmıştır.
2.
Hz. Muhammed'in vef'atından sonra yapılan
fetihler: Bu dönemde yarımadada yaşayan Araplar,
Arabistan'ın kuzeyi ve doğusundaki bölgeleri
fethetmeyi amaçladılar. Batıya ilerleyip Afraika'ya
girdiler. Suriye ve Mezopotamya, İran ve Mısır, iki
halîfe döneminde; Afrika'nın kuzeyi Üçüncü Halîfe
Döneminde fethedildi.
3. Emevîler
zamanında yapılan fetihler:
Bu
dönemde, Bizans ve Pers İmparatorlukları'nın yerini
alarak, Kuzey Afrika, İspanya, Māverāünnehir, Sind
ve Kafkasya'ya kadar Müslüman Devlet sınırları
genişlletilmiştir. Arap akınları, 717'de İstanbul
önünde ve 732'de Poitiers önünde durdurulmuştur.
Böylece
İslāmiyet, Araplar'a ait ulusal bir din kimliğinden
çıkarak fethedilen ülkelerin halkları tarafından da
benimsenmiştir. İslāmiyet ile birlikte giderek bu
ülkeler arasında Arapça, (ana dillerinin yanısıra)
ortak bir dil hālini almıştır. Bütün bu gelişmeler
onucunda ise; İslâm Medeniyeti'nin doğmuştur.
Emevîler Dönemi
ile Abbāsiler Dönemi'nin başında bir bütün olan Arap
İmparatorluğu, çok geçmeden parçalanmaya
başlamıştır. Abbāsiler'in yönetime gelmesinden kısa
süre sonra, İspanya'da ayrı bir Emevî Emirliği
kurulmuş ve bu, daha sonra X.yüzyılın başında
Halîfelik olmuştur. IX.yüzyılda Mağrib'de bağımsız
krallıklar kurulmuştur. Yine IX.yüzyıl ile X.yüzyıl
arasında Mısır Halîfelik ile olan bağlarını
gevşetmiş; Fātımîler ise; X.yüzyıl'dan XII.yüzyıla
dek olan süre içerisinde burada bir karşı halîfelik
kurmuşlardır. Bu arada doğuda yarı bağımsız
hānedanlıklar ortaya çıkar.
Selçuklu
Türkleri'nin gelişi ile birlikte, X.yüzyıldan beri
gerçek bir iktidardan yoksun olan Bağdat Halîfesi
yalnızca dînî bir rolle yetinmek durumunda
kalmıştır. Endülüs Emevî Devleti'nin yıkılmasından
sonra Araplar kısa bir dönem kendi başlarına birer
devletçik halinde yaşamaya başladılar. Türkler'in
İslāmiyet'i kabul ettikleri dönemden, Cumhuriyet'in
ilānına kadar Arap toprakları, hep Türkler'in
egemenliği altında bulunmuştur (XI.yüzyıl - XX.yüzyıl
başı). Osmanlı İmparatorluğu'nun parlak dönemi
padişahlarından Yavuz Sultan Selim, Mısır'a yaptığı
seferle Arap topraklarını eline geçirmiş ve Mekke
ile Medîne'den gelen "Kutsal Emānetler"i
İstanbul'a getirirek, "Halîfelik" unvānının
Türkler'e geçmesini sağlamıştır.
Araplar, İlk
Halîfeler ve Emevîler Dönemi'nde önemli bir rol
sahibi olmuşlardır. Abbāsi İmparatorluğu'nun
kuruluşuyla, bu rolleri sınırlanmıştır. Bunda,
Abbāsi Halîfeleri'nin Kureyş asıllı Arap olmalarına
rağmen, İran törelerine bağlı kalmaları ve eyalet
valilerinin pek Araplar'dan seçilmemesinin payı
büyüktür. Orduda da Araplar'dan çok Türk ve
İranlılar gibi yabancılar görev almaktaydılar.
Bundan sonra XIX.yüzyılın başına kadar sürecek olan
bir gerileme dönemine girmişlerdir. Bu dönem bir
kültürel bir yenilik, devrim (en-Nahda)
hareketinin belirdiği XIX.yüzyıl başında sona
ermiştir. XX.yüzyılın başında ise; siyasî bir
yenilik hareketinin sonucunda Bağımsız Arap
Devletleri kurulmuştur.
Aslında gerçek
anlamda katışıksız, saf bir Arap Uygarlığı yoktur.
Pek çoğu aslen Arap olmamakla birlikte; iyiden iyiye
Araplaşmış yazarlar, bilimadamları, hukukçular,
tanrıbilimciler, filozof ve sanatçılar tarafından
meydana getirilen ve temsil edilen, İslâm'ı kabul
etmiş farklı kültürlerin birbirini etkileyerek
oluşturduğu bir İslâm Uygarlığı'ndan söz etmek daha
doğru olacaktır. Bu uygarlık, Araplar'ın Suriye,
Mezopotamya, Mısır, İran ve İspanya ile ilişki
kurmasından doğmuş ve Ortaçağ'ın büyük bir bölümü
boyunca dünyanın en parlak uygarlıklarından biri
olarak, Batı Dünyası'nı önemli ölçüde etkilemiştir.
Arap ülkelerinin
siyāsî birliğini sağlamak amacıyla, II. Dünya Savaşı
sonrası bu ülkeler arasında bir anlaşma
imzalanmıştır (1945). Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan,
Suudi Arabistan, Suriye ve Yemen, söz konusu
anlaşmayı imzalayan ve Arap Birliği içerisinde yer
alan ülkelerdir. Diğer Arap Devletleri de
bağımsızlıklarını kazanmaya başladıkça, bu birliğine
katılmışlardır. Libya 1953, Sudan 1956, Fas ve Tunus
1958 Kuveyt ve Cezayir 1961, Umman ve Birleşik Arap
Emirlikleri 1971 Bahreyn ve Katar 1971 ve en son
olan Filistin 1976'da bağımsızlığını ilan edip Arap
Birliği'ne katılmıştır.
ARAP
KÜLTÜRÜ
Arap İmparatorluğu zamanında
Araplar, egemen oldukları topraklarda önemli bir din
ve kültür mirası bırakmışlardır. Kuzey Afrika,
Mısır, Suriye, Mezopotamya ve Arabistan halkları
gibi farklı halkların Müslüman olmaları ve Arapça'yı
ortak bir dil olarak kabul etmeleri, bu ülkeler ve
Arap kültürü arasında karşılıklı bir etkileşim
doğmasına neden olmuştur. Araplar'ın İslāmiyet'i
yaymak amacıyla çeşitli akınlar yaparak sınırlarını
genişletmeleri sonucu; İspanya, Arap-Yunan uygarlığı
ile Batı uygarlığının kültür alışverişin yapıldığı
yer olmuştur. Araplar, Suriye ve İran'ı işgal
ettikleri zaman, Yunan düşüncesi ve Hint
bilgeliğinin buluşması sonucu zenginleşmiş, ileri
bir uygarlıkla temas kurmuşlardır. Özellikle; Yunan
kültüründen etkilenip gibi , medreseler
kurmuşlardır. Medreselerde, Din, Tarih, Söz
Söyleme Sanatı (Kelam), Matematik, Astronomi ve
Müzik eğitimi verilmiştir. Bağdat, Kahire ve
Kordona şehirleri, en büyük kültür merkezleri
olmuştur. Arap Alfabesi,
Latin Alfabesinden sonra, dünyada en çok kullanılan
alfabetik yazım sistemidir. Kuzey Sāmi Alfabesinin
Arāmi koluna bağlıdır. Aslında Arapça'nın
yazımı için geliştirilmiş, İslâm'ın kabul edilip
yayıldığı hemen bütün bölgelerde resmî alfabe olarak
benimsenmiştir. [AnaBritannica, 1986: 437)
Başta Abbāsi
Dönemi olmak üzere İslâm aydınları, edebiyatın
gelişmesi için zemin hazırlamıştır. Araplar'ın en
meşhur filozofu İbni Rüşd (1226-1198)'dür.
Araplar,
daha çok şiir ve düşünce alanında çalışmayı tercih
etmişlerdir. Bağdat'ın parlak devrinde öykü ve masal
yazarlarının sayısında bir artış görülür (Örnek:
"1001 Gece Masalları"). Arap edebiyatında, şiir de
çok önemli bir yer tutar.
Araplar
İslâm'ın ortaya çıkışı ve yayılmasından sonra, hukuk
sistemini İslâmi öğretilere göre yeniden
düzenlemişlerdir. Hukuk sisteminde Hz. Muhammed'in
koyduğu kurallara uyulmuştur.
ARAP
MÜZİĞİ
Arap Müziği'ni
İslāmiyet ile birlikte ortaya çıkan büyük inanç ve
toplumsal yaşam değişimine uygun olarak incelemek
ve bu bağlamda iki ana döneme ayırmak uygun
olacaktır:
1.İslāmiyet öncesi dönem
(MÖ.1000-MS.622)
2.İslāmiyet sonrası dönem
(MS.622'den günümüze kadar)
Tarihsel
olayların etkileri göz ardı edilemeyeceğinden; Arap
Müziği'ni bu iki ana dönemi de unutmadan kronolojik
olarak dört dönemde incelemek en doğrusu olacaktır:
1.İslāmiyet
öncesi dönem; Cahilliye dönemi (MÖ.1000–MS.622)
2. İslāmiyet
sonrası dönem
a. Gelişme dönemi
(M.S. 622'den, XIII.yy veya; XV.yüzyıla kadar)
b. Duraklama
dönemi (XIII.yy. veya XVyy.'dan, XIX.yüzyıla kadar)
c. Modern dönem (XIX.yy.'dan
günümüze kadar)
1. İslāmiyet Öncesi
Dönem: Cahilliye Dönemi (MÖ.1000 – MS.622)
İslamiyet
Öncesi Arap Müziği hakkında günümüze çok az bir
bilgi ulaşmıştır. Arap Yarımadası, Mezopotamya
Medeniyeti'nin etkisi altında gelişerek Sāmi
Kültürü'nün merkezi konumuna gelmiştir.
Cahilliye
Dönemi'nde Araplar, Arabistan Çölleri'nde göçebe
hayatı yaşamaktaydılar. Araplar, monoton geçen
yaşamlarını renklendirmek ve deve kervanlarını
yürütmek amacıyla, basit ezgilerden oluşan şarkılar
söylerlerdi. Arap Kültürü'nün içinde yer alan
toplumların san'at ve edebiyata olan meraklı
oldukları görülür. Özellikle müzik, sosyal yaşamın
önemli bir parçasıdır.
Başlangıçta vokal (sözlü müzik) müzik gelişmiş ve
müziğin icrāsı şiirle yakın bir paralellik
içermiştir. Bu bakımdan Arap Dünyası'nda şarkıcıya
önem verilmiş ve el üstünde tutulmuşlardır.
Cahilliye Dönemi'nde "Kayne" adı verilen
kadın şarkıcılar, sosyal yaşam içerisinde önemli bir
yer tutmuşlardır. Müzik, "Kâinātın Kabîleleri"
olarak bilinen kadın şarkıcılar ile nādiren "Mugannî"
adı verilen erkek müzisyenler tarafından icrā
edilmiştir.
Bu
dönemde Araplar henüz İslāmiyet'i kabul etmedikleri
için, kadınların sosyal yaşamda etkin oldukları ve
kadın şarkıcıların müzikte etkin bir rolü olduğu
görülür. İçkili toplantı ve eğlencelerde kadın
şarkıcılar, hem Arap Şarkılarını hem de Arapça söz
yazılmış başka toplumlara (milletlere) ait şarkıları
seslendirmişlerdir. İslāmiyet sonrası dönemde ise;
müzik daha çok erkek şarkıcılar tarafından icrā
edilmiş ve kadın şarkıcıların önemi azalmıştır.
İslāmiyet'in kabulünden sonra kadınlar müzik
geleneğini, toplum içinde değil aile içerisinde
sürdürmüşlerdir.
En eski
vokal müzik formu "Hûda (Allah)"'tır. Bu
geleneksel form, develerin adımlarından çıkan
seslerin oluşturduğu ritmik bir yapıya sahiptir.
Hayatlarının her bölümünde çöl yaşantısının etkin
bir yer tutması, bu formun gelişme nedenidir.
Yaz-Kış her dāim deve kervanları ile yapılan uzun
çöl yolculuklarına şarkıcılar da eşlik ederek; Hû
da formundaki ezgileri seslendirmişlerdir. Bir
devenin adımlarının çıkardığı seslerin oluşumuna "Ritim",
bir şiirin ezgiyle söylenmesine ise; "Gınci"
adı verilmiştir.
Cahilliye Dönemi'nde Arap Şarkılarının makamsal
yapısı ve besteler çok sādedir. Her beyit veya
mısrāda bir satırı aşmayan bir müzik cümlesi yer
alır. Hâttā bazen iki, dört ya da beş nota, sesin
genel melodisini oluşturur.
Cahilliye Dönemi sırasında Araplar, İslām öncesinde
Sasani İran'ı olarak bilinen bölge ile Kuzey
Hint ve Kuzey Afrika bölgelerinden etkilenmişlerdir.
VI. yüzyılda, Kâbe'nin onarımında çalışan İranlı
ustalar ve işçiler aracılığıyla İran Müziği ile
tanışmışlardır. Tahmin edileceği üzere bu tanışma
sadece folklorik düzeyde olmuştur.
2. İslāmiyet Sonrası
Dönem
a)
Gelişme Dönemi (MS.622 – XIII.yüzyıl veya; MS.622 -
XV.yüzyıl)
Araplar
İslāmiyet'in kabulünden sonra, bilim ve edebiyat
alanında bir çok gelişme göstermişlerdir. İslâm
Medeniyeti, İslâm İmparatorluğu çevresinde gelişme
göstermiştir. VI. yüzyılda ortaya çıkan sağlam
politik bir güç, sadece Yakın Doğu değil, batıda
İspanya ile doğuda Hindistan'a ve Asya'nın
ortalarına kadar yayılmıştır. Bu çok milletli
imparatorluğun oluşumunda başlıca iki kültürel unsur
birleştirici bir rol oynamıştır. Bunlar: Din (İslâm)
ve Lisan (Arapça)dır. İslâm Kültürü oluşumu ve
yayılmasında Araplar'ın yanı sıra İranlılar, Türkler
ve Bizanslılar'ın da katkısı olmuştur.
Arap
Müzik Geleneği, İslāmiyet'in ilk dönemlerinde büyük
bir gelişme göstermeye başlar. Bunda İslāmiyet'in
doğuşu ve kabulünün etkin bir rol oynar. Müzik diğer
milletlerden gelen kültürel unsurlarla zenginleşir.
Yakın Doğu'daki sanatsal (klasik) müziğin temelleri
bu soydan gelen İslām İmparatorluğu Sarayı'nda
ilerleme göstermiştir. Dolayısıyla söz konusu
gelişme dinsel kaynaklıdır.
İslāmiyet'in yayılmasıyla beraber o dönemde yapılan
ve icrā edilen müziğe, karşıt bir tutum da
oluşmuştur. Bunun en büyük nedeni, müziğin şiirle
olan ilişkisidir. Çünkü o dönemlerde altın çağını
yaşayan şiir, İslāmiyet öncesinin en önemli kültür
özelliğiydi. Bu sebeple İslâm'ın ilk yıllarında
müzisyenler, yenilikçi olarak tasvir edilmişlerdir.
Arap Müziği bu dönemde, özellikle İran'ın etkisiyle,
eski sādeliğinden uzaklaşarak; keskin, kuvvetli bir
nitelik kazanmaya başlar.
İlk Arap
Devleti olan Emevîler zamanında Şam ve Bağdat,
sanat, kültür ve bilimin merkezi hāline gelmiştir.
Sanatsal (klasik) müzik anlayışı, Emevî Halifeliği
zamanında (661-750) gelişmeye başlar. Emevî Sarayı
bir müzik merkezi olur ve burada müzik, farklı
kültürlerin de etkisiyle zenginleşir. Kadınlardan
oluşan "Gaynacılar" tarafından icrā edilen
eğlence müziği, "Mugannî" adı verilen
erkekler tarafından icrā edilmeye başlar. Kadınların
sanatsal alanda ünlü ve başarılı olmaları, İslâmî
ahlâka ters düştüğünden, kadın müzik grupları yerini
erkeklere bırakmıştır.
Zamanın
en önemli müzisyenleri İbn-i Misah, İbn-i Süradi
ve Ma'bad'dır. Bu müzisyenler İran'a giderek
yeni melodiler ve müzik bilgileri öğrenmişlerdir. O
dönemde, İran Müziği'nin daha popüler olması
nedeniyle, Arap Müziği'nde de İran etkileri kendini
göstermiştir.
Bu
dönemin Arap Müziği Abbāsi Hānedanlığı (750-1258)
zamanında ortaya çıkmış; Al-Mahdi, Harun Al-Reşid
ve Ma'mun'un saraylarında gelişmiştir. Bu
dönem gelişme dönemidir ve "Altın Çağ" olarak
kabul edilir (803). [Ve Müzik .s.57)
Abbāsi
döneminin en önemli müzisyenleri eski Arap tarzının
temsilcileri olan Zalzal, Yahya el Maki ve
İbn-i Hami'dir. Bu dönemdeki ritim anlayışları
kurallara bağlı, ezgi ise Kur'an okumaya
uyarlıdır. Arap şiirlerinde olduğu gibi her dize
kendine uygun bir melodi bütünlüğünü oluşturmuştur.
VIII.yüzyıldan itibaren, Kuzey Afrika, İspanya ve
Akdeniz ülkelerinden gelen Haçlı orduları da
Araplar'ın bilim ve tekniklerinden
yararlanmışlardır. Aynı dönemde Arap Müziği
İspanya'ya kadar yayılmış ve Endülüs, Arap
Müziği'nin merkezi durumuna gelmiştir.
Endülüs Müzik Okulu:
Araplar'ın ilk müzik ekolleri "Endülüs" diye
adlandırır ve müzik okulu ikincisi de klasik okul
olan Büyük Selçuklu Devleti Dönemi'dir.["Ve Müzik",
S.2/97, s.66)
Ishak
el-Musuli
ve İbrahim El-Mehdi, bu dönem Arap Müziği'nin
ilk büyük kuramcı ve bestecileridir. Bağdat, bu
dönemde bir kültür ve sanat merkezi olarak en parlak
çağını yaşamıştır. Ishak el-Musuli'nin öğrencisi ve
Endülüs Müzik Okulu'nu kuran Ziryap (Al İbn Nafaâ)
hocasıyla olan bir anlaşmazlık nedeniyle Irak'ı terk
etmiş ve Endülüs'ün Kurtuba (Kordoba) şehrine
yerleşmiştir. Kurtuba'ya vardığında Halîfe
Abdurrahman İbn Al-Hakan (822-852) tarafından
karşılanmış ve kendisine bütün olanaklar sağlanarak
İslâm Ālemi'nin ilk müzik konservatuvarını
kurmuştur. Tunus'un başkenti Kayruvan'da, Tunus
Müziği'ni incelemiş ve sonradan İspanyol Müziğiyle
tanışmıştır. Endülüs'te bulunduğu dönemlerde doğudan
edindiği müzik geleneğini batıya taşımış ve dönemin
ünlü bestecilerinden biri olmuştur.
XI.yüzyıldandan
itibaren Selçuklu Türkleri'nin Bağdat'daki etkisinin
hızla artması sonucu Arap İmparatorluğu zayıflamaya
başlamıştır. Politik sorunlar müzik ve sanat
üzerinde de etkili olmuş; saray müzisyenlerden
desteğini çekmiştir. 1258'de Moğol istilāsıyla bir
sanat ve kültür merkezi olan Bağdat yıkılmış ve
müzikal kültür duraklama devrine geçmiştir.
b) Duraklama Dönemi (XIII.yüzyıl
-XIX.yüzyıl veya XV.yüzyıl.-XIX.yüzyıl)
Bağdat'ın
düşmesi ve Abbāsi Halîfeliği'nin sonu, kültürel ve
bilimsel alanda bir durgunluğa neden olur. Kültürel
merkezler daha çok Fas ile Asya'nın merkezine
taşınır. Böylece Moğollar'ın himāyesindeki Buhara ve
Semerkant da birer kültür ve eğitim merkezi haline
gelip gelişmeye başlar.
Hıristiyanlar tarafından tehdit edilmeye
başlayınca, İspanya'da yaşayan son Müslümanlar'ın da
buradan kovulması ile Endülüs Dönemi'nin "Altın
Çağ"ı sona erer. Kültürlerini de beraberinde götüren
Müslümanlar; Kuzey Afrika, Moroko, Tunus ve
Cezayir'e yerleşirler. Bu dönem Araplar'ın büyük bir
kültürel yıkım yaşadıkları dönemdir.
Kültürel
birikimleri ve dolayısıyla müzikleri çevrelerindeki
kültürel yapıdan etkilenmeye başlar ve eskilerin
unutulduğu görülür.
Aynı
dönemlerde Türk hākimiyeti yükselmekte,Osmanlı
İmparatorluğu'nun sınırları genişlemektedir.
Özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun parlak
çağlarında, Yakın Doğu'da Türk Müziği hākim
konumdadır. İşte bu dönemden XIX.yüzyıla kadar olan
süre içerisinde, Araplar'ın Türk Müziği öğeleriyle
yoğrulduğu görülmektedir.
c. Modern Dönem (XIX.
yüzyıldan günümüze kadar)
Napolyon'un 1789'daki Mısır seferi Yakın Doğu'da
karşı konulmaz değişimlere yol açmıştır. Avrupa'yla
kurulan yeni ilişkiler hayatın bütün alanlarında
değişimler getirmiştir. Batı kültürünün hızla
yayılması, matbaanın gelişmesi, modern
üniversitelerin kurulması, Arapların kültürel ve
politik görüşlerine yeni bir sayfa açmıştır. Uzun
süre Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinde kalan
Araplar, 19.yy başlarından itibaren yeni bir gelişim
sürecine girmişlerdir. Özellikle II. Dünya
Savaşından sonra Mısır'dan oluşan milliyetçilik
akımıyla besteciler Batı müziği ve Arap müziği
sentezleriyle yeni bir müzik türü yaratmaya
başlamışlardır. Ve buna "Modern Dönem Müziği"
adı verilmiştir.
Modern dönem müziği
bir ihtiyaçtı. Çünkü Gramofonların icadı ve
yayılması müzisyenler ile dinleyicisi arasında
ilişkiyi farklılaştırdı. Teori ve icradaki gelenek
daha fark edilir oldu. Doğaçlama teknikleri kayıt
edilen, daha sonra dinlenip fikir yürütülen icra
eksikliği fark edildi. Bu eksiklikler müzikolog ve
teorisyenler arasındaki tartışmalarına neden
olmuştur. Kahire'de Arap müziği hakkında 1932
yılında bir kongre organize edilmiştir. Bu kongreye
Arap ve Avrupa'nın büyük müzik otoriteleri
katılmıştır.
İslâm'ın Arap Müziği'ne Etkileri
İslâm'ın
başlangıcından itibâren tegannîye karşı gösterilen
direnç sonucu müzik tartışılır bir konu olmaya
başlamıştır. Bu devrede müziğin Araplar arasında
uygulanışı genelde Kur'an tilâveti ile kendini
göstermeye başlar. İslâm'ın ilk çağında Kur'an,
şarkıya benzemeyen, hüzünlü bir tazda, sāde bir
elhan (melodi) ile okunmakta idi [M. Tayyib Okiç,
Kurân-ı Kerîm'in Üslûb ve Kırāatı, s.19).
Tarihte Kur'an'ı melodi ile ilk defa okuyan kimse,
Abdullah İbn-i Ebî Bakra olarak kabul edilmiştir. [İbn-i
Kuteybe, Kitābu'l Maārif, s.180) İslâm'ın ilk
yıllarında ve dört halîfe döneminde yalnız Kur'an
Kırāati ile sınırlı kalan müzik, Emevî ve Abbāsiler
döneminde gittikçe yaygınlaşarak, özellikle eğlence
müziği tarzında gelişir. Daha sonra müziğin kuramsal
olarak incelenmeye başlandığı görülür.
Arap
filozof ve bilim adamlarına ait müziği teorik olarak
inceleyen ve anlatan eserler ortaya çıkmaya başlar.
XIX. ve X. yüzyıllardan başlayarak kaleme alınmış,
bu kuramsal çalışmalarda ses sistemini anlatmak
amacıyla harf notasına dayalı bir nota sistemi
kullandıkları görülür. Bu nota sisteminde, Arap
alfabesi kökenli Ebced harfleri kullanılmıştır. Söz
konusu müzik teorisi çalışmalarının elde mevcut en
eski örneği, IX. yüzyıldan kalma "Risāle-i fî
Hubri Telif'il Elhan" adlı Kindî'ye
(790-874) teorik ait bir eserdir. Kindî, ses
sisteminde yer alan perdeleri gösterebilmek için;
Arap alfabesindeki harflerden yararlanmıştır. Bunlar
daha çok kromatik diziyi göstermek için seçtiği ve
Arap Ebced Alfabesinin ilk 12 harfi olan: A, B,
C, D, H, V, Z, H, T, Y, K, L'dir. Kindî'nin nota
sistemi Tabulatur'un harf notasına uyarlanmış
bir şeklidir yani her bir harf, parmakların çalgıda
üzerindeki poziyonunu (hangi perdeye basılması
gerektiğini) gösterir.
Günümüzde, Araplar'ın IX. yüzyılın ortalarından
önceleri de enstrümantal müzik için, fonetik bir
nota sistemi kullandıkları, akademik çevrelerce
kabul edilmektedir. Ancak, fonetik nota sistemini
yazılı bir müzik parçasını icrā etmek için değil,
müzik teorisi uygulamalarında kullanmışlardır.
Arap Müziği Kongresi
(Kahire 1932)
İlk Arap
Müziği Kongresi, 1932'de, 28.Mart–3.Nisan tarihleri
arasında, Kāhire'de yapılmıştır. Sanatsal konulara
ilgi duyan Mısır Kralı I. Fuat tarafından düzenlenen
kongre, Batı müziğinin dışında tutulmuştur. Bu
kongrenin toplanma amacı; "Arap Sanatı ve
Arap Rönesansı" adı verilen "Nadha"
sürecinde yapılan Arap Müziği'ni incelemekti.
Uluslararası bir nitelik taşıyan kongreye, müzik
dünyasından Bella Bartok, Paul Hindemith, Alois
Habin ve Henri Rabavd gibi besteciler, Emile
Voillermoz ve Erich Moritz von Hornbostel, Robert
Lachmann, Curt Sachs ve Egon Welesz gibi müzik
eleştirmenleri ve müzikologlar katılmıştır. Kongreyi
yönetenler Baron Carra de Vaux, papaz Xavier
Collangettes, Henry George Farmer ve Elexis Chottin
ve kongre başkanı Baron Rodolphe'd Erlenger'dır.
Kongreye
ayrıca Ali al-Khula'i, Safar Ali, Mustafa Rida Bey,
Mısır'dan Muhammed Abdul al-Wahap, Türkiye'den
Mehmet Rāuf Yektā Bey ve Mesut Cemil Bey'in dāhil
olduğu icrācılar dāvet edilmişlerdir.
Ozan
Ahmed Sawgi, Kıptılog Kaghip Mugtah, müzikolog
Muhammed Kamil al-Hajjaj,Ahmed al-Dik, Mahmud Ahmed
al-Higni, konuşmalara, al-Arabi İbn Sari'nin Cezāyir
Grubu, Muhammed al-Qabbanzi'nin Irak grubu Wadia
Sabra'nın Lübnan Grubu, Umar Fa'id al-Du'aydi'nin
Fas Grubu, Ahmed al-Uburi ve Salim al-Hanafî'nin
Suriye Grupları ve Muhammed Ghanni'nin Tunus Grubu
gibi müzisyenler ve müzikologlar ise; kongreye
katılan diğer kişilerdir.
Kongre
tutanakları 1933'te Arapça, 1934'te Fransızca ve
Arapça olarak yayınlanmıştır. Tutanaklarda, müzik
dizilerinin problemlerine ve sanat biçiminin
moderleştirilmesine yer verilmiştir. Aynı zamanda
d'Erlenger tarafından yazılan "La Musıg ve Arabe"nin
(Arap Müziği) 5. ve 6. ciltlerinin Arapça
çevirileri de bu söz konusu tutanaklarda
bulunmaktadır. İlk olarak geçmişten günümüze kadar
gelen, geleneksel müziğin gelişiminin incelenmesi
hedeflenmiştir. Böylelikle var olan sistemin yeni
Arap müziğine pratik çözümler kazandırmaktır.
Alexandre Chalfoun'a (1881-1934) göre; disiplinsiz
müzik öğretimi, verimsiz bir uygulamadır ve sadece
sözlü uygulamalarla müzik gelişemez. Bu düşünceden
yola çıkarak 1919'da College de Musique'i (Müzik
Koleji) kurmuş ve eğitim öğretim metotlarının
gerekliliği ve önemini vurgulamıştır.
Muhammed
Kamil al-Hajjaj (1877-1943) ise; 1924 yılında
"Arap Müziği – Geçmiş, Bugün ve Gelecekteki Gelişim"
adını verdiği eserinde, Arap Müziği kaynaklarını ve
yayılmasını anlatmış ve Arap Müziği'ni, Batı Müziği
ile karşılaştırmıştır. Modernleşme yolunda savunduğu
sistem için ise; Rus Okulu ve Rus Beşleri'ni
örnek olarak seçmiştir. Yerel renklerin Batılı
besteleme teknikleri içerisinde ele alınması
gerektiği sonucuna varmıştır.
Alfred
Berner'in, 1937 yılında yayınlanan, "Studien zur
Arabıschen Musik (Arap Müziği Öğretimi)" adlı
çalışmalarında Arap Sanat Müziği'nin özellikleri
betimlenmektedir. Bu eserde, daha çok çalgı müziğine
dayalı doğaçlamalar ve 1910-1930 arasında Kāhire'de
ortaya çıkan (ve Avrupalı olmayan) ticārî kayıtlara
ait bir dizi müzik yazısına yer verilmektedir.
Yazar, Arap Sanat Müziği'nin tüm yabancı etkilerden
arınmış olmasının, onun ortaya çıkmasına neden olan
şey olduğunu fikrindedir. Savunduğu bu modernleşme
düşüncesi Araplar açısından farklı bir bakış
açısıdır.
Lübnanlı
Wadia Sabra (1876-1952) ise; uyum eksikliği ile,
zihnini meşgul eden farklı sistemlere sahip iki
dünya için ortak teorik düşünceyi savunmuştur.
Sabra, 1938'li yıllarda çok karmaşık ve hızlı bir
şekilde matematik hesaplarını tamamladıktan sonra
tümüyle farklı bir buluşla; Arap ve Batı müziği ile
uyum içerisinde olan evrensel bir dizinin teorik
varlığını öne sürmüştür. 1943 yılında yayınlanan "La
Musique Arabe Base de l'art Occidental (Doğu
Sanatına Dayalı Arap Müziği)" adını taşıyan
çalışmasında, gelişimi ve modernleşmeyi savunmuştur.
Araplar'ın Altın Çağı'nı yaşadıkları dönemde, klasik
eserlerin armonik kuralları hakkında bilgi vererek,
konuyla ilgili fikirlerini ortaya koymuştur.
Bu
kongre ile amaçlanan; Arap Müziği'ne ait önemli
problemleri tespit ederek ortaya çıkarmak ve
üzerinde tartışmak, olası yeni çözümleri gözden
geçirmekti. Arap Müziği'ni, içinde bulunduğu
metotsuzluk ve disiplinsizlikten kaynaklanan olumsuz
durumdan kurtarmak; yeniliklerle, eğitim metotları
geliştirerek modernleştirerek daha çağdaş ve kalıcı
bir hale getirmekti. Bu bakımdan 1932 yılı Arap
Müziği'nde bir dönüm noktası olmuştur. Bu kongre
tarihsel süreç içinde oluşan sistemi sözlü ve yazılı
bir şekilde ifāde ederek karşımıza çıkarmayı
başarmıştır. Söz konusu sistem içerisinde çeşitli
müzik okulları, akademi ve üniversiteler kurularak
Arap geleneksel formları Batı tekniğiyle
birleştirilmiştir. Bölgesel ve yöresel keşiflerle
genişletilmiş, bir bütünlük içindeki Arap Müziği
Dünyası bugün, beklenmedik zenginlikleri ortaya
çıkmıştır. Böylelikle geçmişin müzik değerleri
XX.yüzyıl Arap Dünyası için yeni modeller
oluşturmuşlardır. 1932 yılında yapılan bu kongre,
Arap Müziği'nde Modern Dönem'in başlangıcı olarak
düşünülmekte ve kabul edilmektedir.
Özellikle Mısır, Arap Müziği genelinde Popülerlik
kavramını daha elverişli bir hāle getirerek, halkı
bu konuda etkilemiştir. Kırsal bölgeyle, kent
arasındaki tarzlar da bir bütünlük göstermiştir.
Arap Dünyasının duayeni Muhammed'Abdu'l-Wahap
(1917-1991) bu sistemin öncüsüdür. Ardından onu
Farid Al-Atlar (1974) izlemiştir. Teknolojinin
gelişmesi, özellikle de plâk ve radyo, televizyon
gibi iletişim araçları aracılığıyla bu kişilerin
popülerliği artmıştır. Ses sanatından dolayı tüm
Arap ülkelerinde tanınan ve yeni icrānın öncüsü olan
Ümmü Gülsüm (1904-1975) Şehirci – Halkçı
Geleneğin gelişimine büyük katkıda bulunmuştur.
Ümmü Gülsüm ulusal geleneklerini koruyarak Mısır
Müziği'ne katkıda bulunmuştur. Bu yeni akım Arap
Müzik Hayatında bir hareketlenme başlamıştır.
Özellikle Kāhire ve İskenderi'ye olmak üzere bir çok
Arap şehirlerinde müzik gösterilerinin
sahnelenbilmesi için salonlar kurulmaya
başlanmıştır. Bu salonlarda tiyatrolar, operetler ve
dönemin ünlü bestecileri ve şarkıcıları konserler
vermiştir.
Bugün
Arap Müziği, Popüler Müziğin vazgeçilmez bir kültürü
durumuna gelerek Dünya müziğinde bir yer edinmeye
başlamış ve saygın bir konuma ulaşmıştır.
Arap Müziği Formları
Cahilliye
Dönemi'nden bu yana, günümüze gelen Arap Müziği
formları (alfabetik düzende) şu şekilde
sıralanabilir:
Amel:
Genellikle İranlılar tarafından ve XVI.yüzyıl ile
XVIII.yüzyıllarda kullanılmış bir Arap Müziği
formudur. Bu form Matla, Cedvel, Savt'ul-Vasat
ve Teşyia adlı bölümlerden oluşur. Giriş
kısmı olan Matla, Beyt-i Duhul ya da
Tarika adını alır. Savt-ul Vasat, Meyan görevi
yapar ve çift olarak bestelenir. İstenildiği
takdirde Savt-ul Vasat'ın kullanılmadığı da olur,
ancak teşyianın bulunması zorunlıdur. Muhammes,
Remel veya Hezec gibi kısa usûllerle
bestelenirler. [Murat Bardakçı, Maragalı
Abdülkadir, 1986: 93)
Basît:
Sakıyl-i Evvel
veya Sakıyl-i Sānî usûllarinde bestelenen
Arapça bir kıt'adan oluşur. Tarika veya
Pişrev adını alan, sazla çalınan bir giriş
kısmından sonra, Bazgeşt ya da Teşyia
denilen bir nakarat ve daha sonra da meyan
görevi yapan Savt'ul Vasat kısmı gelir. Bazen
Savt'ul Vasat'a yer verilmeyebilir. Genellikle
Edvār-ı Sitte (Altı Devir) şeklinde anılan
dizilerden yapılır. [Bardakçı. 1986: 92)
Darbeyn:
Aynı anda
iki usûl kullanılır ve birinci usûl sağ, ikinci usûl
sol elle vurulur. Sağ el 24 zamanlı Sakıyl-i
Remel'i, sol el ise 16 zamanlı Sakıyl-i Evvel'i
vurur. Muttehid ve Muhtelif adlarıyla
anılan iki çeşit olan darbeynde, aynı anda dört ika'
devri de icrā edilebilir. [Bardakçı. 1986: 93)
Gın'a:
"Tegannî
etmek, şarkı söylemek" demek olan Gın'a,
genellikle "Müzik" anlamında da
kullanılmaktadır. Büyük bir olasılıkla güfteleri
halk dilinde olan bir şiir söyleminden gelmektedir.
Halk şarkılarının makamsal yapısının basitliği
nedeniyle genel olarak tek bir makamsal cümle
kullanılır. Bu cümle, her beyit ve mısrāda tekrar
edilir.
Hevāyî:
Bu formu,
yalnız erkekler tarafından seslendirilir. Bunlara "Merdomzad"
da denir. Belirli bir kuralı yoktur, istenildiği
şekilde icrā edilir. [Bardakçı. 1986: 94)
Kulli'd-durub:
Bütün
usûllerin ardarda kullanıldığı bir formdur. "Tarik"
adı verilen bir saz girişi ile onun ardından
nakaratı teşkil eden olan Teşyia gelir. Eser,
tüm ika' devirlerinin peşpeşe kullanılması ve karara
gidilirken, tekrar başlangıçtaki devire dönülmesiyle
tamamlanır. [Bardakçı. 1986: 92)
Kulli'n-nagam:
Bu formun
iki biçimde olur:
1)
6 āvāze ve 24 Şûbenin tamamı, bir kıt'a içerisinde kullanılır.
İstenildiği takdirde Terkîb'lere de yer verilebilir
ve böylece eser 91 diziyi birden ihtivā eder.
2)
Yine bir kıt'a içerisinde, oktavı meydana getiren 17
sesin tamamında dolaşır. Ancak bu iş yapılırken
Mütenāfir yāni Uyumsuz Ezgiler meydana
getirmemeye dikkat edilmesi gerekir. [Bardakçı.
1986: 93)
Kulli'd Durub ve Nagam:
Aynı eser
içerisinde, hem Kulli'd-durub ve hem de
Kulli'n-nagam formlarının birlikte
kullanılmasından oluşan bileşik bir formdur.
[Bardakçı. 1986: 92)
Longa
:
Balkan Müzik
Kültürü'nden gelen bu müzik formu, Osmanlılar'dan
Araplar'a geçmiştir. Kolay bir ritimde bestelenmiş
sürükleyici bir ezgiden meydana gelir. Arap
Fasılları'nın sonunda yer alır.
Maval:
Arap
Müziği'nin eski dönemlerinden bugüne ulaşmış bir
uzun hava türüdür. Günümüzde Arap Müziği'nin
vazgeçilmez bir parçasıdır. Terennüm içeren bu form,
belli bir usûlde başlar ve değişik usûllerle devam
eder. En fazla bir saat sürmektedir.
Muhasebe:
Kuzey
Afrika'da "Raddan El-Cavab (Cevap verme)"
anlamına gelen bu form, bir kaç şarkıcı tarafından
söylenen sözlü parçaların ezgilerini sazların tekrar
etmesine dayanır.
Murassa':
Güftelerinde Farsça, Arapça ve Türkçe'nin birlikte
kullanıldığı eserlerdir. [Bardakçı: 94)
Nash:
Ölülerin
arkasından okunan bir çeşit ağıttır. Cahilliye
Dönemi'nde kullanılmış bir formdur. Bu formdaki
eserlerden günümüzde bir örnek bulunmamaktadır.
Nevbet-i Mürettebet:
Formların
en uzunu ve bestelenmesi en güç olanıdır. Kavl,
Gazel, Terāne ya da Ferudaşt
adı verilen dört bölümden meydana gelir.
Kavl, Arapça bir şiirdir, gazel ise; Farsça
beyitlerden oluşur. Terāne kısmı, Rubāi
vezinlerinden meydana gelir. Ferudaşt bölümü,
kavl biçiminde bestelenmiştir. [Bardakçı: 92)
Neşid-i
Arab:
Usûllu ve
usûlsuz bölümlerden meydana gelir. Bölümlere "Şatr"
adı verilir. İki tür Neşid vardır:
1- Neşr-i
Nagāmat: İki beyitten oluşur.
2-Nazm-al
Nagāmat:
Ritmik bir bestedir.
İlk önce
"Neşr'i Nagāmat" adı verilen Arapça bir
Dubeyt (Rubāi) okunur .Ardından "Nazm'un
Nagāmat" denilen bir beyit icrā edilir.
Genellikle Remel ve Muhammes
usûlleri kullanılıyor olsa da istenilen başka
usûller de kullanılabilmektedir. [Bardakçı:
91, 92)
Nakş:
Gazel'lerden
meydana gelir. Beste biçimi Amel'in girişini
oluşturan Matla gibidir. Savt'ul Vasat
ve Teşkiya kısımları yer almaz. Bir gazel
bittiğinde bir diğerine geçilir. [Bardakçı:
93)
Neşk:
Neşk
sözcük
olarak; "Ölü için dövünme" anlamına
gelir. Ölülerin arkasından söylenir. Günümüze kadar
gelmiş örnekleri yoktur.
Tahınika:
Bütün
sazlar tarafından çalınan, uzunluğu bir ölçüyü
geçmeyen, cümlelerinden biri tekrarlanabilen, bir
çalgı müziği formudur. Doğaçlama yapılarak çalınır.
Teşviye:
2/4
ve ya 4/4'lük ölçüde
bestelenen, güftesi olmayan bir formdur. Bazen
İstihbar'ın iki ritminin araya sokulduğuda olur.
Pişrev:
Bir çalgı
müziği formudur. Sayısı 15'e kadar çıkabilen 'Hāne'lerden
(Bölüm) meydana gelir. Her Hāne'nin sonunda tekrar
edilen "Serbend-i Pişrev" adlı bir kısım
bulunur. [Bardakçı: 94)
Savt:
"Elvaz-ı Nakarat"
adı verilen ve Terennüme yer verilmeyen bir formdur.
Meyanhāne ve Teşyia kısımları da
bulunmaz.
Sinat:
"Biga"
formunun bir alt formudur. Güçlü ve keskin bir
üslubla icrā edildiği bilinen bu form hakkında,
günümüzde ulaşmış çok fazla detaylı bir bilgi
yoktur.
Vasla:
Sazlı ve
sözlü parçaların bir arada çalınmasına Arap
Dünyası'nda "Vasla" adı verilir. Vasla, Kuzey
Afrika'da "Nevbe", Türkiye'de ise "Fasıl"
olarak bilnir. Genel olarak aşağıdaki gibi
tanımlanabilir:
1-Bir Peşrev, yani
enstrümantal parça ile başlanır.
2-Dinleyici ve ortamına göre
seçilen eserlerden oluşur.
3-Semāî'ler, 10/8
ile başlayıp 6/4, 3/4
ya da 6/8'lik usûllerle
bitirilir.
4-"Taksim" denilen
ritimsiz bir doğaçlama ve daha sonra Leyali
ve Maval, adlarıyla bilinen vokal
kısımlarla devam edilir.
5-Taksim'den sonra "Vahdet"
ya da "Kasid Mauz'un" adı verilen bölümler
gelir. Bu bölümlerde usûl, 4/4'lüktür.
6-Daha sonra halk türküleri
veya folklorik parçalara yer verilir.
GÜNÜMÜZDE ARAP MÜZİĞİ'NDE KULLANILAN
ÇALGILAR
1.
Vurmalı Çalgılar
a)Derili
Vurmalılar (Membranaphones)
Darbuka:
En önemli
ritim sazıdır. Gövdesi daha çok kilden olmakla
birlikte, günümüzde bakırdan yapılmaktadır. Üst
tarafı 20 ile 40 cm. çapında olan keçi veya balık
derisiyle kaplı olup altı açıktır. Şekil olarak kupa
veya vazoya benzer; 30 cm. ile 60 cm. arasında bir
uzunluğa sahiptir. Gövdesine çeşitli şekiller ve
resimler yapılarak süslenir. Kilden yapılmış
darbukanın derisi, renkli bir ipliğin düzenli
aralıklarla zarın kenarına geçirilmesiyle sıkıca
bağlanır. Zarın ateşle ısıtılmasıyla, deri
gerginliği daha da arıtılabilir. Metal darbukada
ise; deri halka ve vidalarla gövdeye bağlanır.
Genelde oturularak çalınan bu saz, Libya'da
Debdaha, Mısır'da ise; Tabla adı ile
bilinmektedir.
Nakkâre:
Sadece
dînî törenlerde çalınan vurmalı bir çalgıdır. Bez ve
sarı bakırdan oluşan, şekil itibariyle bastırılmış
çana benzeyen bir gövdeye sahiptir. Kaba geniş bir
deri kayışla vurularak, güçlü ve dinamik şarkılara
eşlik etmek için çalınan bir sazdır. Şekil açısından
küçük davullara benzemektedir. Aşağı yukarı bir
yarım küre şeklinde olan bu sazın çapı 30cm.dır.
Bazı bölgelerde Çift Nakkâre kullanılmaktadır.
Farklı boyutlarda yapılabilir.
b)
Kendinden Ses Veren Vurmalılar (Idiophones)
Kalal:
Tunus ve
Cezayir sınırları içinde, sadece kadınlar tarafından
çalınan vurmalı bir çalgıdır. Cezayir'de bulunan
Ghadames ile akrabalığı bulunmaktadır. Şekil
açısından darbukaya benzer. Kilden yapılan gövdesi,
üst tarafından aşağı yukarı 30 cm. ile alt
tarafından 10 cm.lik çapa sahiptir. Çalgının açık,
darlaşan alt kısmı, sol elle tutulur ve sağ elle
vurulur. Sol el dizin üstünde kalır.
Tar:
Keçi
derisinden yapılan vurmalı bir çalgıdır. Tarın
çerçevesi içerisine yerleştirilmiş, dört ile altı
yerde, bir veya iki çift zımbalanmış veya çevrilmiş,
5 cm. ile 6 cm. çapında, serbestçe hareket edebilen
sarı bakırdan ziller bulunur. Bu ziller için
çerçeveye bir ya da iki yarık açılmıştır. Sol el
yüzeyine yaslanır ve çerçeveyi içeriye doğru
kavrayan baş parmağıyla iter. Bazı bölgelerde,
özellikle Tunus'ta göğüs hizasında tutularak
çalınır. İşaret parmağı ile orta parmak bu duruş
sırasında kenarda küçük, ince sesli vuruşlar
yapmaktadır. Sol elin görevi ise, zara vurmadan
zilleri çınlatmaktadır. Darbuka gibi zar kenarına,
ikisinin arasındaki bölgeye farklı şekillerde
vurularak çalınır.
Dendur
(Gengu):
Genellikle Cezayir ve Sudan'da kullanılan, silindir
şeklinde bir sazdır. Mısır'da silindir şeklindeki
davula; Mizmar Baladi veya Tablı Baladi, Tunus'ta
ise, Davul ya da Tibel ismini denilir. Dendur,
genellikle düz bir çubuk ile deri gerilmiş kısma
vurularak çalınır. Davulda olduğu gibi, sağ elle
vurulduğunda bas ses elde edilir.
Kargabu:
Güçlü
metalik bir sese sahip olan, Sudan kökenli bir
sazdır. 30 cm.lik formların iki parçasını bir
çubukla birleştirilen, ortası göbekli, iki diskin
karşı karşıya geldiği bir çalgıdır. Köprünün
ortasına açılan iki delikten deri bir kayışla her
elle çift vurularak çalınır. Kargabu, elin en
dıştaki üç parmağı ön parçanın kayışının altına
geçirilirek tutulur. Bu sırada işaret parmağı
serbest kalır.
Ganga:
Palmiye
dalından yapılmış, çift derili bir silindir
davuldur. Kasnağın içi oyularak her iki taraftan da
keçi derisiyle kaplanmıştır. Her zarın üzerinden bir
eğe akordu geçmektedir. Bir elle tutulup diğer
eldeki kavisli bir tokmakla deriye vurulmak
suretiyle çalınır. Ganda genellikle kadınlar
tarafından çalınan bir sazdır.
Tindi:
Yüksekliği, düzensiz imalâtından dolayı 38 cm. ile
40 cm. arasında değişir. Davulun daire alanının çapı
33 ile 35,6 cm., kenarları kıvrılmış ayak tabanı
ise; 24,7 cm. ile 25 cm. arasındadır. Ayak
yüksekliği 7 cm'dir. Arp davulu ile akrabalığı
bilinmektedir. Gövdesi bir yarım kürenin şekline
sahip ve 80 cm.ye varan bir çapa sahiptir. Kılları
alınmış bir deri ile kıllar dışarıya bakarak şekilde
oyukluğu üstüne konup deri kayışlarla tutulmaktadır.
2.
Üflemeli Çalgılar (Aerophones)
Zukra:
Libya'da
kullanılan üflemeli bir sazdır. Farklı bölgelerde
farklı isimlerle anılmaktadır. Mısır'da Mizmar,
Cezayir'de Gaita, Fas'ta Zamr olarak adı geçer.
Silindir şeklindeki kamışı hûni şeklinde sivri,
kiraz ağacından yapılmış bir obua türüdür. Sekiz
deliği vardır. Bunlardan yedi tanesi önde,
sekizincisi en üst iki deliğin arasına gelecek
şekilde ortada sazın arka tarafında yer alır. Bunun
dışında hûninin ön kısmına üç, arkasına iki delik
daha açılmıştır. Güçlü ve parlak bir sesi vardır.
Vurmalı çalgılara eşlik için kullanılmıştır.
Mizmar:
Türkiye'de Zurna, Tunas'ta Zokra, Cezayir, Fas,
İspanya ve Libya'da Ghaita (Gayda), Doğu Arap
dünyasında Mizmar adıyla bilinen üflemeli bir
sazdır. Silindir şeklindeki borusu konik bir hûni
şeklinde sonlanan, tahtadan yapılmış basit bir obua
şeklindedir. Üç farklı boyutu bulunur: 30 cm.
uzunluğunda Sibs, 60 cm. uzunluğunda Tilt veya Zamr
Baladi, 38 cm. - 40 cm. uzunluğu olanına ise,
Salabiya denmektedir. Hünnap ağacından
yapılmaktadır. Bir buçuk oktavlık bir ses alanına
sahiptir. Üst boru deliğine, yukarıda silindirik bir
tepe şeklinde ve aşağıda eşit olmayan, düzensiz
kesintileri bulunan 103 mm'lik bir tahta ağız
yerleştirilir. Mizmar, üfleme tekniğinde güç
gerektiren zor bir çalgıdır.
Magruna:
Eşit
uzunlukta, bazen beşer bazen altışar delikli
düdükten oluşan üflemeli bir çalgıdır. Düdükler,
balmumu veya katranla birbirine yapıştırılmış ya da
deri kayışı ve bir ip yardımı ile birbirine
bağlamıştır. İki düdüğün üst deliklerinde birer dili
olan ağızlıklar bulunur. Üst tarafı kapalı, duvarı
bir dili oluşturacak şekilde Hint kamışından imâl
edilmektedir. Düdüklerin alt ucuna, ses hûnisi
olarak, iki hayvan boynuzu yerleştirilir. Kuzey
Afrika'da Sirenaika, Fas'ta Zamr, Mısır'da Zummara
adını ile bilinir. Magruna, ara verilmeden uzun süre
çalınabilir.
Gasba
Dînî
törenlerde kullanılan üflemeli bir sazdır. Uzunluğu
37 cm. ile 68 cm. civârıdır. Yumuşak bir sesi
vardır. Gasba, belli yöntemlere bakılmaksızın
üzerine delikler açılmış bir kamıştan yapılır. Kendi
ezgilerine (Arap) uygun sesi buluncaya kadar
delikler delinir veya tıkanır. Bazı bölgelerde
madenî bir boru şeklinde olur. Bu saz, hem solo
çalınır hem de tegannîye refākat etmek için
kullanılır. Libya'da çalınan Zukra'ya benzer.
Gaita:
Genelde
vurmalı sazlara eşlik görevi gören, güçlü sesli bir
çift kamış yapraktan yapılan üflemeli bir çalgıdır.
Önde 7 deliğe sahiptir. Ses açıklığı hûni şeklinde
devam eder ve bazı bölgelerde metal, bazılarında
gümüş levha ile kaplıdır. Ses hûnisinin içine küçük
delikler açılmıştır. Uzun bir kamış yaprağı
kullanılmışsa çalınırken deliklerin küçük tahta
tıkaçlarla kapatılması gerekir. Sağ el alttak, sol
el ise üç deliği kapama görevini üstlenir. Güçlü
nefes gerektiren bir çalgıdır.
Argul:
Bir uzun
bir de kısa kamıştan oluşan, üflemeli bir çalgıdır.
Farklı uzunluklarda çiftli klarnet türünün değişik
çeşitleri için bir çok ismi bulunmaktadır (El-Argul,
El-Kabir, El-Argulsugari, Tiltay, Musavir,
Musavirargul gibi). Değişik boylara sahip te olsa,
genelde uzunluğu 75 cm.'yi kadardır. Küçük boyları
30 cm. ile 40 cm.'dir. Bir Argul dokuz parçadan
oluşur. Üfleme parçasına Baluş, melodi düdüğüne
Baddal, dudakların değdiği boru parçasına Lugma,
göğüs bölümünün sonuna ise; Hazna adı verilir. Sesi
keskin ve değişik bir tondadır.
3. Telli
Çalgılar (Chordophones)
Genbri:
Kuzey
Afrika'da el ile mızrapsız şekilde çalınan 3 telli
bir sazdır. Bu saz, güneyden Sudan'dan gelmektedir.
Üzerine deve derisi geçirilen ve ön tarafına boyun
olarak bir sopanın sokulduğu dikdörtgen ya da oval
şekilde, tahta bir rezonans kutusundan oluşur.
Boyundan deri kayışla ya da sadece iplerle
bağlanmıştır. Düğümlerin kaydırılmasıyla telin
gerginliği değiştirilirek, tiz veya pes ses elde
edilir. Ortadaki tel kısadır. Sazın akordu hep
aynıdır, değişmez.
Rebab:
Bağırsak
iki teli beşliye yani sol ve re'ye akort edilmiş
telli bir çalgıdır. Orta Asya kökenli bir sazdır.
İçi oyulmuş Ceviz veya Hindistan ağacından yapılır.
Göğsü iki bölümden oluşmaktadır. Üst bölümü işlemeli
olup Tunus ve Cezayir'de sarı bakırdan, diğer
bölgelerde ise ağaçtan yapılmaktadır. Rebabın
genellikle büyüklüğü 48 cm. ile 60 cm. arasıdır.
Rebabın değişik bölgelerde türleri bulunmaktadır.
Mısır'da ise iki türlü olup Kamanga denilen ön Asya
asıllı Hindistan ağacından oluşan gövdesi vardır ve
yayla çalınmaktadır. Diğeri Rebab el-Sair olarak
bilinen ve Arap Yarımadası'nda dört tarafı tahta
çerçeveli olan bir türdür. Her iki çalgı da, iki
veya üç tele sahiptir. Modernleştirilmiş Rebab biraz
daha gelişmiş olup gövdesi tahtadan yapılmıştır.
Boyu 48 cm.'dir. Genellikle bu sazı halk ozanları
kullanmaktadır.
Santur:
Genellikle Irak ve İran'da çalınan telli bir sazdır.
Tabanı yaklaşık 75 cm, küçük tabanı 35 cm,
yüksekliği 27 cm ölçülerinde yamuk bir çalgıdır. On
bir veya on beş tele sahiptir. Her telin üçlüsünün
altında, oynatılarak modülasyon sağlayan iki köprü
bulunur. İki küçük çubukla çalınan bu saz, iki buçuk
oktavlık bir ses sahasına sahiptir. Her telin
üçlüsü, köprücüklerin solunda, arasında ve sağında
olmak üzere üç ayrı ses verir.
Kanun:
Doğu
Müziği'nin vazgeçilmez telli sazlarından birisidir.
Dizlerin üzerine konularak çalınır. Büyük tabanı
yaklaşık 95 cm, küçük tabanı 25 cm, yüksekliği de 42
cm.'dir. 26 ve ya 24 adet 3'lü teli vardır ve üç
oktava yakın bir ses alanına sahiptir. Her tel
üçlüsünün altında, makamlarda istenilen modülasyonu
elde etmek için kullanılan küçük mandallar bulunur.
Tellere vurmak için işaret parmaklarına takılan
gümüş yüzüklerin altına geçirilen mızraplar
kullanılır. Arap dünyasında kanun Oryantal Müziğin
vazgeçilmez sazıdır. Oryantal kanun bazı bölgelerde
hangi makamda müzik icrā edilirse, o makama göre
akort edilir. Sol baş parmağı yardımıyla
değiştirilecek olan tele basılarak sesin
gerginliğini arttırılıp azaltılabilir. Bu saz daha
çok, şarkıcıların doğaçlamalarına eşlik etmekte
kullanılır.
Ud:
Doğu
müziğinin vazgeçilmez çalgısı Ud, Batıda "Luth/Lut"
adıyla bilinir. Arap Dünyasının gözde çalgısıdır.
Birkaç tipi bulunur. Doğu Udu adıyla bilinen tipi
ince ceviz ağacı veya akçaağaçtan yapılmaktadır.
Sazın göğüs kısmında beyaz ağaç kullanılır. Ortalama
boyu 40 cm, sapının ise 20 cm. kadardır. Beş çift
teli bulunur. İkinci tipi ise Tunus Ududur.
Genellikle Kuzey Afrika'daki ülkelerde kullanılır.
Doğu Udundan daha küçük gövdelidir ve meşe ağacından
yapılır. Dört çift tele sahiptir. Diğer Ud tipleri
ise Khobza ve Koueitra'dır. Bunlar Oryantal Udu
olarak da bilinmektedir. Genellikle Mısır, Cezayir
ve Fas'ta çalınmaktadırlar.
Arap Müziği'nde Kullanılan Ritimler
Arap
şiirinin vezni (ölçü kalıpları), VIII.yüzyılda
yaşamış bir filozof, şāir ve müzikolog olan
El-Halil ibn Ahmed tarafından tanımlanmıştır.
Bunlar 3 grupta toplanabilir; aralarında birleşerek
aşağıdaki ritimleri meydana getirirler:
1-Birinci grupta Fāûlun
ve Fāilun kalıpları bulunur; bunlar 5/8
ölçüsüne denk gelirler:
a)Faûlun:
Bir sekizlik ve iki dörtlük notayla gösterilebilen
bu ritim, El-Mutakarrib veznini temsil eder.

b)Fāilun
Bir dörtlük, bir sekizlik ve bir dörtlükle
gösterilebilir ve El-Mutadarik veznini temsil eder.

2-İkinci grup Muttailun
kalıbını içerir; bir dörtlük, iki sekizlik ve bir
dörtlükle gösterilen bu kalıp, 6/8
veya 8/4 ölçülerden oluşur.

3-Üçüncü grup en büyükleri
olup, Mafâîlun, Fāîlâtun, Mustafilun Mafûlâtu,
Mufâalatun ve Mutafâilun kalıplarını kapsar.
a)Bir
sekizlik ve üç dörtlükle gösterilen Mafâîlun,
"El-Hazac" adıyla bilinen ölçüyü verir:

b)Bir
dörtlük, bir sekizlik ve iki dörtlükle gösterilen
Fâilâtun, "El-Ramel" ölçüsünü verir:

c)İki
dörtlük, bir sekizlik ve bir dörtlükle gösterilen
Mustafilun, "El-Racez" ölçüsünü verir:

d)Mafûlâtu üç dörtlük ve bir sekizlikle gösterilir.

e)Bir
sekizlik, bir dörtlük, iki sekizlik ve bir dörtlükle
gösterilen Mufâalatun, "El-Vafir" denilen ölçüyü
verir:

f)Mutafailun iki sekizlik, bir dörtlük, bir sekizlik
ve bir dörtlükle gösterilir ve "El-Kâmil" denilen
ölçüyü verir: